• BIST 109.632
  • Altın 156,652
  • Dolar 3,8616
  • Euro 4,5594
  • Samsun 17 °C
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 17 °C
  • Ordu 14 °C
  • Sinop 17 °C
  • Giresun 14 °C
  • Amasya 10 °C
  • Rize 15 °C
  • Trabzon 14 °C

Çıkar(ım)

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

 “Ne tuhaf bir yaratık şu insan! Ne acayip şey! Nasıl bir canavar, nasıl bir kaos, nasıl bir çelişkiler yumağı, nasıl bir mucize! Her şeyin hakimi, cılız solucan, gerçeğin emanetçisi, belirsizlik ve hata çukuru, evrenin ihtişamı ve utancı.”Zıtlıkların dürüstçe ifade edildiği Pascal’a ait bu haykırışın bir vecd anında söylendiğini tahmin etmek güç değil.Zira insanın hem kendine hem de başkalarına karşı en doğru olduğu anlar herhangi bir dış etkenin müdahalesinden muaf halde yalnız kalıp düşündüğü, anlama en yakın olduğu anlardır.Bu anlar ise genellikle yüzyıllar boyunca yankılanacak böylesi gerçekçi cümlelerle nihayetlenir.

Ancak maalesef yalnızlığın barındırdığı bu samimi ortam var oluşumuz gereği uzun soluklu olmaz.Zira Montesquieu’nun deyimiyle “insan sivil toplumda doğar ve orada kalır.”Bireyin toplumun içine adımını atması, diğer insanlarla iletişime geçmesi, yaşam mücadelesine ortadan dalması gerekir.Bu noktada tecrübelerinin, dolayısıyla yıllar ilerledikçe bireyin hayatında daha da kemikleşen sistemin, ona verdiği bir çok maske arasından uygun olanları seçip takması lazım gelir.Ona öğretilen, daha doğrusu reddetmek hususunda çaresiz kalana kadar dayatılan eylem biçimi budur.Hikayenin bu yönde gelişmesinin en büyük nedenlerinden biri de çıkar denen kavramdır.

Şöyle düşünüldüğünde anlatılmak istenen daha çok netlik kazanacaktır.Teker teker bütün insanları birer dişli gibi düşünün.Bu dişlilerin birbirleriyle etkileşim halinde kalarak oluşturduğu büyük mekanizma da toplumdur.Buraya kadar anlatılanlar tanıdık gelebilir.Ancak tartışmak istediğim konu bu işleyiş değil, mekanizmanın ana gücü nereden aldığıdır.Yani ilk hareketi yapmak için beslendiği enerji kaynağının ne olduğudur.İşte tam da bu noktada insanın bütün hayatını ilgi konusu yapan dinleri çerçevenin dışında tuttuğumuzda, karşımıza biraz önce değindiğimiz çıkar olgusu çıkmaktadır.Bireylerin toplum içindeki hal ve davranışlarını, iletişimlerini, yargılarını, siyasi görüşlerini, hatta ve hatta ölüm ötesini barındıran metafizik ile alakalı düşüncelerini bile çepeçevre saran bu kavram, doğruluğu ve dürüstlüğü yaşam sahnesinden atıp yerine yalanı, çanak yalamayı, haksız kazancı, istismarı yerleştirmektedir.Çünkü sistem çıkar kavramını ön plana alırken, diğer bazı yan ürünleri de kullanıma sokmak zorundadır.Bir kişinin çıkarı diğerinin kaybı haline geldiği, bu durumun ise pek dürüst ve samimi kalarak halledilebilen bir iş olmaması nedeniyle, maskelerin kullanımı da zorunlu hale gelmektedir.Sonuç güven yoksunu bir toplumsal yapı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki çıkar ilişkisinin geçer akçe olduğu bir toplum nasıl ayakta kalabilir? Ya da şöyle soralım; böyle bir toplumsal yapının varabileceği son nokta ne kadar uzak olabilir?

Bu kavramın yerine daha yapıcı olan başkalarını koymakta başarısız olduğu takdirde çok fazla mesafe kat edemeyeceğini anlamak için dahi olmaya gerek yok.Bahsedilen bu başka kavramlardan biri de sanattır.Kaldı ki, en etkili ve kalıcı sanat eserleri, onları icra edenlerin fikrinin ve kişiliğinin dürüstçe yansıtıldığı eserlerdir.Biraz önce değindiğimiz çıkar olgusuyla boyanan yapıtlar en iyi ihtimalle çıkarın geçerli olduğu dönem boyunca hayatta kalırlar.Evrensellik, dürüstlük ve insancıllık bu konudaki üç anahtar kelimedir.Bu içeriğe sahip eserler, toplumun ateşleyici gücü olması hususunda sistemin sürekli olarak öğütlediği çıkar kavramını derinden sarsar, ona alternatif oluşturur.

İşte bu yüzden hakim sistemler üstünlüklerini pekiştirmek için ilk olarak sanata el atarlar.Kendi düşünceleri doğrultusunda olanları yüceltir ve beslerken, diğer aşırıları şeytan ilan ederler.Çünkü eğer dışladıkları eserler üretilmeye devam ederse, kurulan sistemin de bekası fazla olmaz.Neticede çıkar ilişkisi sürdürülebilir bir kavram değildir.Uzun vadede memnuniyetsiz bireylerden oluşan bir toplum oluşturur.Böylesi bireyler ise sistemi değiştirmeye en çok hevesli olanlardır.

Bu bağlamda en can alıcı örnekleri barındıran tarih dilimi Nazi Almanya’sıdır.Hitler görev bilincinin ve yurttaşlığın yüceltildiği nasyonal sosyalizm fikrini benimseyen eserleri saklayıp korurken, Goebbels aracılığıyla bu kurallara uymayan eserleri toplatır.Bununla da kalmayıp ifşa noktasında çok değişik faaliyetlerde bulunurlar.Mesela 1937’de Münih’te açılan yoz sanat sergisinde öteki eserler kötücül bir örnek olarak sergilenir, alaya almak maksadıyla aynı sergide akıl hastalarının fotoğrafları da bu resimlerin arasında gösterilir.

George Grosz’a ait Toplumun Dayanakları adlı eser de bu sergide sergilenenler arasındadır.Savaş sonrası genel tabloya duyarsız kalıp ölümleri görmezden gelen sınıflar büyük bir ustalıkla eleştirilir.Resmin üst köşesinde kanın gövdeyi götürdüğü bir savaş ve yıkım sahnesi betimlenir.En önde bir burjuva bir elinde kılıç ve diğer elinde bira bardağıyla resmedilir.Kaybettiği düellonun acısıyla baş başadır.Hemen arkasında elindeki alakasız manşetleriyle bir gazeteci bulunur.Onun yanındaki sosyalistin ise kafasındaki dışkının dumanları hala tütmektedir.En üstteki din adamı ise sırtını döndüğü kan ve yıkıma aldırış etmeden alakasız konularla ilgili vaazlarını vermeye devam etmektedir.

Gelgelelim, çıkar ilişkilerinin, bireysel kazancı garantiye alırken, diğer taraftan büyük yıkımı görmemizi engelleyen gözlerimiz üstündeki bir perde haline geldiğini anlamak hayati derecede önem taşımaktadır.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0(362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10