• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287
  • Samsun 12 °C
  • İstanbul 17 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 15 °C
  • Ordu 14 °C
  • Sinop 16 °C
  • Giresun 14 °C
  • Amasya 10 °C
  • Rize 14 °C
  • Trabzon 15 °C

Düşen Uçak

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

13 Kasım 1951’de Sovyet Rusya tarihinin en sert notalarından birini verdi.Muhatabı Türkiye Cumhuriyeti olan bu uyarıda “kendilerine yöneltilmiş saldırgan bloğa Türkiye’nin katılmasının ve emperyalist ABD’ye topraklarında üs verilmesiyle doğacak sorumluluğun  Türkiye’ye ait olduğu” bildiriliyordu.Sebebi ise genç cumhuriyetin, soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında Rusya’nın baskı ve tehditleri sonucu müttefik arayışına girmesi ve aradığı bu desteği uzun müzakereler neticesinde NATO’ya üye olarak bulmasıydı.

Takip eden yıllarda devletler arasında güvensizlik artarak devam etti.1989’da Gorbaçov’un “hayat geç kalanları cezalandırır,” sözüyle acilen reform yapmasını istediği Doğu Almanya, bu öğüdü dikkate almayınca çöktü.Duvar yıkıldı.Sovyet lider kendi ülkesinde de ayyuka çıkan kötü gidişatı durdurmak için bir dizi reformlar içeren glasnost politikasını uygulamaya koydu.Yetmedi.1991’de kendi kabinesinin darbe girişiminden  sonra istifa etti ve Sovyetler Birliği dağılma sürecine girdi.NATO’nun zıddı olan Varşova Paktı dağıldı.Sosyalist ülkeler bir bir kapitalizmin kollarına kendilerini bıraktılar.Herkes aynı gelişmenin Rusya’da da yaşanacağını umuyordu.Ancak yanıldılar.

Rusya kapitalizmi hemen benimsemedi.Bu farkın ayırdına varabilmek için Ortodoks kilisesi ve yönlendirdiği halka bakmak lazım.Çünkü kapitalizmin küresel menzili Katolik kilisesiyle paralellik gösterir.Ancak bir anlamda doğuya ait olan Ortodokslarda ise daha kaderci bir anlayış hakimdir.Özellikle Rus halkı, birey hakları ve özgürlük gibi değerlere çok önem vermeyen ve temel insani ihtiyaçlarını temin eden devletlerinden başka bir şey beklemeyen insanlardan oluşur.Nitekim miras aldığı 18 milyonluk bürokrat ordusunu ve sayısız başlık içeren ekonomik darboğazı iyi yönetemeyen Yeltsin'in başarısız olup her şeyin kötüye gittiği bir zamanda, Hitler’in de yükselmesini sağlayan kültürel umutsuzluk siyasetini başarıyla güden Putin sahneye çıktı.Böyle birinin çıkacağını herkes az çok tahmin ediyordu ancak bu kişinin eski bir ajan olabileceği kimsenin aklına gelmemişti.Yeltsin gibi bir slovik olan Putin, KGB’nin desteğiyle hızla yükseldi.Ülkede çıkarılan doğalgaz ve petrolün kontrolünü tamamen eline alarak oligarkları evcilleştirip, medyayı susturdu.Devlet hiyerarşisini tekrar yapılandırarak vilayetlere süper valiler atadı.Sonuçta halkın istediği ekonomik istikrarı yakaladı.Dış politikada ise yine KGB’nin (yeni adı FSB)  idealleri doğrultusunda büyük Rusya’yı tekrar kurmak amacıyla hamlelerini yaptı.Yeni bir duvar yükseliyordu.

Bu vesileyle 11 eylülden sonra ABD ile yakınlaştı ve hatta Afganistan’a girilirken Tacikistan ve Özbekistan’daki hava üslerinin kullanılmasına bile izin verdi.Ancak bu dostluk Irak işgali başlayınca bitti.Afganistan’daki zengin bakır filizlerine niyetlenen Çin ile ittifak kurdu.Basra körfezi krizi ve nükleer girişimlerinden dolayı ekonomik ambargo uygulanan İran da bu ittifaka yakınlaştı.(geçtiğimiz aylarda nükleer antlaşmanın yapılmasına bu açıdan yaklaşın, amaç İran’ı ve bütün şii camiasını Ruslardan koparmaktı) Bu esnada Arap baharı patlak verdi.Bütün kuzey Afrika ülkelerinde ABD yanlısı liderler başa geçti.Anlaşmayı bozanlar (Mısır) alaşağı edildi.Bu yayılmacı politikaya karşı Putin de boş durmadı.Gürcistan’a saldırdı.Ukrayna’ya müdahale etti.Kırım’ı ilhak etti.Adım adım ilerleyen bu kırılma neticesinde herkesin yolu Suriye’de kesişti ve tırmanan bu gerginlik NATO üyesi olan Türkiye’nin  Rus uçağını vurmasıyla doruk noktaya ulaştı.

Bu noktada tartışılması gereken konu uçağın düşürülüp düşürülmemesi değil, kurallar belliyken sınırın niye geçildiğidir.Eğer olayın içinde teknik bir manipülasyon yoksa Rus uçağının sadece ihlal yaptığı için vurulduğunu söyleyebiliriz.Kaldı ki, olaydan sonra Putin’in irrasyonel patlamaları ve uygulanan garip yaptırımlar (öğrenci ve işçilerin tutuklanması) aslında bir suçluluk ve acziyet durumunun örtük kabulüne işaret etmektedir.

Dileğimiz Türkiye’nin bu girişimi NATO’nun zorlaması sonucu yapmamış olmasıdır.Zira eğer böyle bir durum varsa bu, Türkiye’nin bu sürecin başat aktörleri arasında yer almadığının ve aslında taraf olmadığımız bir maceraya atıldığımızın göstergesi olur.Diğer taraftan olayın hemen ertesinde NATO’ya yapılan acil toplanma çağrısı bunun bağımsız bir girişim olduğu düşüncesini kuvvetlendiriyor.Bu ciddi kararın Türkiye’nin kendi sorumluluğunda verilmiş olması, hem halkın kafasındaki soru işaretlerinin silinmesini hem de gelecekteki olası sıkıntıların göğüslenmesini daha da kolaylaştıracaktır.

Diplomasinin üç büyük ustasından biri olan Bismarck (diğer ikisi Talleyrand ve II.Abdülhamid’tir) bir keresinde şu süzme sözü döktürmüştür: “Bazen kalabalık ve gürültülü bir davette kimin pencereden aşağı atlayacağını görmek için havaya bir el ateş ederim.” Uçak krizinde kimlerin camdan aşağıya atladığı az da olsa görülebiliyor ancak asıl sorun havaya kimin ateş ettiğidir.Bunu kim yapmış olursa olsun, sürecin ikinci aşamaya, (ordo ab chao-kaostan gelen düzen) yani düzene geçmesini istediği apaçık.Ancak bunun bir savaş düzeni mi yoksa bir barış masası düzeni mi olacağını devletlerin uyguladıkları politikalar ve zaman gösterecek.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : İnternet Sitesi : (0 541) 292 76 95 Gazete İletişim : (0 362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10