• BIST 108.434
  • Altın 151,237
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278
  • Samsun 14 °C
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 11 °C
  • Ordu 10 °C
  • Sinop 9 °C
  • Giresun 10 °C
  • Amasya 6 °C
  • Rize 11 °C
  • Trabzon 14 °C

Kahraman Kalabalığı

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

            Okul sözcüğünü duyduğunda bile alaycı kahkahalar atan, sokaklarda sefalet içinde yaşayan, haydut çetesiyle sahilleri haraca bağlayan isimsiz genç günün birinde tesadüfen kütüphaneye girmek zorunda kalır.Elini ilk attığı kitap Robinson Crusoe’dur.Okudukça açılır, açıldıkça okur.Kitabın kahramanının kumsalda başka bir insana ait ayak izlerini gördüğü vakit duyduğu sevinç gibi o da kendi sefil yaşamı dışında başka dünyaların varlığını fark etmiştir.Artık her gün aynı kütüphaneye gelmekte, günde on beş saat aralıksız kitap okumaktadır.Ne yemeğe ayıracak vakit vardır, ne de uykuya.Günün birinde bir köy çocuğunun opera sanatçısı olarak ün kazanmasına dair bir kitap geçer eline.Neden olmasın deyip yazmaya başlar.İlk yazıları kabul görmez.Okumayı ve yazmayı bırakıp altın arama furyasına katılır.Rıhtımlarda amelelik, lokantalarda bulaşıkçılık yapar.Termometrelerin eksi dereceleri gösterdiği gecelerde yatak olarak parktaki bankları kullanır.Cebinde sadece iki dolar kalmışken kendini tamamen edebiyata adar.Bu tarihten tam 17 sene sonra 40 yaşında ölür.Geride her sene üç kitap üreterek gösterdiği üstün bir performans ve sayısız hikaye bırakır.Hatırı sayılır bir servetin sahibi ve eserleri yirmi dile çevrilen dünyanın en tanınmış yazarı olmuştur.Bu kısa ama etkili yaşam öyküsünün kahramanı olan isimsiz genci dünya Jack London olarak tanımıştır.

            Vahşetin Çağrısı’nın yazarının yaşam öyküsüyle büyük benzerlikler gösteren diğer pek çok sıfırdan yükseliş örneği, aslında bizi değişimin zorlu yolu hakkında düşünmeye sevk etmektedir.Yolculukta karşılaşılan insanlar ve yaşananlar kadar yolculuğun nerede başladığı ve nerede bittiği de hayati önemdedir.Kaldı ki, yolculuk diye tabir ettiğimiz kavram gerçekte bir değişimdir ve bu değişimin seyrini ancak ilk ve son durakların karşılaştırmasından elde ederiz.Derinlemesine bir kıyaslama ise bizi, değişimi hedefleyen üç kısım insanın olduğu bir kavrayışa götürür.

Birinci kısım insanlar hayatları boyunca hiç değişmemeyi tercih edenlerdir.Bazıları böyle bir olasılığın olduğundan bile bihaberken diğerleri değişebileceklerinin farkında olmalarına rağmen bu yolu tercih etmeyenlerdir.Bu seçimin sebepleri arasında maddi çıkarların yanında manevi çıkarları da sayabiliriz.Ancak detaya inildiğinde bu değişmeme ısrarının da aslında değişimin bir çeşitlemesi olduğu görülecektir.Birey, dünyada kendi var oluşunu yasladığı olguları değiştirmemek adına her gün farklı yöntemler icat etmek zorunda kalacaktır.Zira düzen, bireyi bu olgular vasıtasıyla kendisine bağlar.Bilimin ve teknolojinin hızla geliştiği bir ortamda ise bu olgular da aynı hızda düzen tarafından güncellenmek zorundadır.Aslında değişimi reddeden birey büyük bir savaşın içinde olduğunu, hayatta kalmak için mücadele etmesi gerektiğini fark edememektedir.Mücadele ise değişim gerektirir.Birey sahip olduklarını koruma pahasına yaşadığı ahlaki ve etik gerilemeye bağlı olarak manevi değişime uğrar.

İkinci tip insan ise değişimi kabul eden ama kendisini dev aynasında görerek kabul ettiği değişimi dışsallaştıran gruptur.Bu tip kendi dışında herkesin değişime ihtiyacı olduğunu vurgular.Ancak insan yalnız doğar ve yalnız ölür.Eğer ölümle birlikte insanın bireysel kıyametinin koptuğunu, yani fiziksel var oluş kavramının onun için sonlandığını kabul ediyorsak, o halde aynı insanın değiştirmeye çalıştığı dünyanın da aslında sadece kendi dünya algısından ibaret olduğunu kabul etmeliyiz.Yani daha açık bir ifadeyle bütün dünyayı değiştirip dönüştürseniz bile yine yön verdiğiniz gerçeklik kendi dünyanız olur.Bu durumda eğer insan ve diğerleri aynı öz gerçekliğin birer parçası iseler, o zaman değişimin karşısına yakın ve uzak olmak üzere iki hedef yerleştirilmiş olur.Bu noktada insanın ilk olarak yakındaki hedefi, yani kendisini, gözetmesinin daha mantıklı olacağını söylemek mantıksız olmaz.Burada unutulmaması gereken nokta; yakın ve uzağın gerçekte aynı olgular olduğudur.Augustinus, normalde ışığın altından daha değerli olduğunu ama altının belli bir kesimin elinde olması, ışığın kaynağı olan lambanın ise dilencinin elinde bile olması sebebiyle bir yanılsama oluştuğunu belirtip ekler:”…Bilgeliğin sayıdan daha aşağı olduğunu ima etmiyorum;çünkü ikisi aynı şeydir.Şu benzetmeyi düşün;aynı ateşin içinde ışık ve ısı sanki özleri birmiş gibi algılanırlar.Yine de ısı yalnızca yakınındaki şeyleri etkilerken ışık her tarafa yayılır.”Bu düşünce pratiği bizi üçüncü tip değişime sevk eder.

Üçüncü tipteki bu insanlar değişim kavramını kendileriyle sınırlayanlardır.Değişime  başladıkları noktanın, kullanacakları güzergahın ve ulaşacakları sonun sadece kendileri olduğunu bilirler.Bir Arap atasözü “İnsan kendi gölgesinin dışına sıçrayamaz,” der.Ancak dünya üzerinde yarattıkları etkiye bakılarak verilecek aceleci bir karar, görünen eylemlerin ve bu eylemlerin sonuçlarının sadece bir taşma halinden ibaret olduğu gerçeğini görmemizi engeller.Bunun en somut örneğini ütopya yazarlarında görebiliriz.Yazılan toplumsal ütopyalar gerçekte kişisel ütopyalarını gerçekleştirmeye çalışan sanatçıların bu uğraşlarının yansımasıdır.Örneğin ilk ütopyayı kaleme alan Thomas More, yapıtları övgüyle karşılanırken, ilke olarak kralın kilisenin başına geçmesine karşı çıktığı için hainlikle suçlanmış ve kafası kesilerek idam edilmiştir.Tarihte More gibi eserlerini vermeden çok daha önce kendilerini geliştirerek doğruyu söyleyebilme kabiliyetine, entelektüel olgunluğa ve haksızlığa karşı çıkma cesaretine ulaşan sayısız şahsiyet sayabiliriz.Ne yazık ki, bu hikayelerin ortak noktası çeşitli zorlukları barındırmalarıdır.

Peki bu durumda doğal olarak akıllara şöyle bir soru gelebilir: Yanlışı olan bir insan, doğruyu söyleyebilme hakkına sahip değil midir?

İsterseniz hem bu sorunun cevabını vermek hem de konunun daha açıklayıcı olması açısından bir örnekle bitirelim.Entelektüel birikimi ve kişisel olgunluk seviyesini pekala bir orduya, bireyi bu orduya hükmeden komutana, dünya üzerinde bir değişim yaratma çabasını da sefer hazırlıklarına benzetebiliriz.Böyle bir sefer hazırlığında niyetinde olan komutanın yapacağı başlıca iş, askerlerinin hazır olup olmadığını kontrol etmek, teçhizatların bakımının yapılmış olduğunu teyit etmektir.Eğer eksik bir gözden geçirmeyle yola çıkılırsa komutanı kötü bir sonun beklemesi muhtemeldir.Tam tersine bahsedilen kontrollerin kitabına uygun şekilde yapılması sefer içinde gerçek bir çatışmaya girilmese bile komutanın kendine güven duymasını sağlayacak, çıktığı seferden azami kazanımla dönmesini sağlayacaktır.Sonuç olarak, böyle bir öz farkındalık, gözlemlenen kahraman kalabalığını da azaltacak ve toplum, duyması gereken gerçek seslerin farkına daha rahat varabilecektir.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : İnternet Sitesi : (0 541) 292 76 95 Gazete İletişim : (0 362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10