• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • Samsun 4 °C
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara -1 °C
  • İzmir 8 °C
  • Ordu 6 °C
  • Sinop 11 °C
  • Giresun 12 °C
  • Amasya 1 °C
  • Rize 4 °C
  • Trabzon 9 °C

Mutlu Köleler

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

1999 tarihli The Matrix filminde, en kaba bir özetle, gündüzleri saygın bir yazılım şirketinde programcı olarak çalışan, geceleri ise Neo kod adıyla bilgisayar korsanlığı yapan Thomas Anderson’ın hikayesini izleriz.Hayatı boyunca matrix adlı kavramın anlamını ve arkasında yatan gerçeği arayan bu kahramanımızın yolu, konu hakkında bilgi sahibi olan gizemli bir direniş grubuyla kesişir.Bu grubun karizmatik lideri Morpheus ve Neo’nun ilk kez karşılaştıklarında yaptıkları kısa sohbet, bütün film boyunca olduğu gibi alt metinde çok ciddi sistem eleştirileri içerir.Lider, bu kavramın her yerde olduğunu, televizyon izlendiğinde ya da pencereden dışarı bakıldığında matrix’in görüp hissedilebileceğini, algılanan dünyanın, insanın gerçeği görmesini engellemek için tasarlanan bir perde olduğunu anlatır.Bu noktada doğal olarak gelen “hangi gerçeği?” sorusuna ise Morpheus’un cevabı net olur:”Bir köle olduğun gerçeği.”

            Şayet bir filmin başarısı içinden ne kadar çok anlam çıkarılabildiğiyle alakalıysa, burada kastedilen kölelik kavramının da pek tabii herkese göre değişkenlik göstereceğini kabul etmek gerekir.Benim fikrim, filmin geri kalanıyla uyumlu olacak şekilde, bahsedilen köleliğin modern insanın boynuna vurulan zincirler olduğudur.Kölelik zincirini meydana getiren bir çok halkadan en tehlikelisini ise tek kelimeyle özetleyebiliriz:Sonuçlar.

            Evet, her şeyin en iyisini isteyen, giyecek, yiyecek, hatta çocuklarını bile fetiş haline getiren sıradan bir modern özne için ara olayların bir anlamı yoktur.Birey, hazzın erdemden daha değerli olduğu bu garip zamanda sorgulamayı bırakmış, sadece sonuçlarla ilgilenmeye başlamıştır.Bu sonuçların ise daima kendi mutlu rüyasının devam etmesini sağlayacak nitelikte olmasını ister.Ne yazık ki bu durum var oluşun yapısına terstir.Boksörün dediği gibi “suratının ortasına yumruğu yiyene kadar, herkesin güzel bir planı vardır.”Birey kötü gelişmeler yaşadığı bir noktada tıkanır, anlam arayışına çıkar ve neler döndüğünü irdelemeye başlar.İşte bu nokta aslında bütün savaşın döndüğü yerdir.Çünkü içine hapsedildiği zarı yırtmak isteyen insanın bu girişimi, potansiyel bütün araçlar kullanılarak engellenir.

            Bu araçlarla insanın bilinç altına bütün sorumluluğun kendi omuzlarında olduğu fikri yüklenir.Başarısızlığında suç ona aittir.İyi hamleler yapamamış, bu nedenle yenilgiye uğramıştır.Var olan başarı hikayeleri alabildiğine parlatılarak, işini iyi yapanların zirveye ulaşacağı özellikle vurgulanır.Ancak şimdiye kadar hep sonuçlarla ilgilenmesi yönünde güdülenmiş birey, ara olayların nasıl güncellenmesi gerektiği yönünde fikir yürütemez.İnsanoğlunun üstüne oynanan bu garip oyun adeta kedinin fareyle oynaması gibidir.Başarısızlığı kendinde bulan insan yine kendi bunalımıyla baş başa kalarak, eksilmiş bir motivasyonla her şeye baştan başlar, kendini tekrar başarıya ve hazza ulaşmaya çalıştığı noktada bulur.Sistemin, kuyruğuna basarak bireyin belli bir noktaya kadar gitmesine izin verdiği bu yolculuk ne yazık ki, hiç bir zaman isteklerin tamamına ulaşılamadan musalla taşında biter.İşin en dramatik tarafı ise insanın o noktaya, içi boşalmış, amacı aracın önüne koymuş, erdemlerden bihaber olarak gelmesidir.

            Bu aşamada sistemin anlam kayması yaratarak üstüne basa basa vurguladığı, kişinin özgür iradeye sahip olduğu, inişlerinin ve çıkışlarının tamamen bağımsız kararlarına bağlı olduğu savına net olarak şu tavrı koyabiliriz: İçine düştüğümüz tartışma, özgür iradenin olup olmadığı değil, bu özgür iradenin popüler aygıtlarla ne derece yönetilip yönetilmediğidir.Kaldı ki, adil bir galibiyet ve ya mağlubiyetten bahsedebilmek için oyuncuların aynı şartlarda doğup, aynı şartlarda yaşamına devam etmesi gerekirken, eşitlik yokluğunun aşikar olduğu bir dünyada adil bir oyundan dem vurmak ne derece mantıklı olabilir?

            Bu zorlu savaşta insanın en büyük silahı, sistemin büyük bir arzuyla içini boşaltmak istediği ve sanılanın aksine soyut bir pasiflik içeren eylem türü olmayıp bilakis somut ve aktif bir direniş olan ahlaktır.Nitekim kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, ısrarla “daha fazlasına sahip olmalısın” öğretisini aşılayan tüketim fikrinin yerine, hedeflerini yeterlilik ilkesine göre şekillendiren ahlakın seçilmesinin daha gerçekçi bir yol olduğunu düşünmemek için hiç bir neden yoktur.

            Aşırıya kaçmamayı kabullenmiş bireylerden oluşan bir toplumun, artan fazlayı insanların entelektüel gelişimlerine aktarması halinde, hoş görünün, empatinin ve paylaşımın hakim olduğu yeni bir anlayış geliştirme noktasında daha sağlıklı bir pratik elde etmesi kaçınılmaz olacaktır.

            Böylelikle, okuyan ve düşünen toplum, şimdiye kadar sorgusuz sualsiz kabul ettiği sonuçların değişkenliğinin farkına varacak, ara olayları kendi çıkarlarını ezerek Kant’ın “sadece evrensel bir kural olmasını istediğin hareketi yap,” diyerek dikkat çektiği doğru olan hareket biçimi için sorgulamaya başlayacak, zincirlerini kıracak, bunun sonucunda popüler aygıtlar tarafından kolaylıkla güdülemeyecektir.

            Fakat en başta bireyin sistemde sıkışmış olduğunun idrakine varması gerekir.Zira köle olduğunun farkında olmayan birisi için özgürlük, tartışılacak bir sorun değildir.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0(362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10