• BIST 104.001
  • Altın 145,411
  • Dolar 3,5083
  • Euro 4,1894
  • Samsun 21 °C
  • İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 17 °C
  • Ordu 19 °C
  • Sinop 19 °C
  • Giresun 21 °C
  • Amasya 16 °C
  • Rize 19 °C
  • Trabzon 22 °C

Ölümle Bölünmek

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

Leonardo da Vinci, “nasıl yaşamam gerektiğini araştırırken, nasıl ölmem gerektiğini buldum,” derken, insanlığın tarihsel gelişim sürecinde edindiği bilgilerin bir anlamda özeti olan pek çok alıntı ve özdeyişte olduğu gibi, alt metinde ölümün tek başına değerlendirilmesi gereken bağımsız bir olgu olmadığına, aksine dolaysız olarak dünya hayatının da bir parçası olduğuna işaret eder.Bu bağlamda ölümün, yaşama zıt bir anlam taşımadığına ve onun karşısına konumlandırılmaması gerekliliğine ulaşırız.Bahsedilen olgular bir bütün olarak kabul edildiğinde ise insanoğlunun var oluşunu anlamlandırmak için asırlardır neden bir açıklama aradığı daha çok anlam kazanmaktadır.Zira ölüm ve yaşam aynı sahnenin iki dekoruysa, o halde oyuncunun uyması gereken senaryonun da bu dekorların hepsini işlevsel kılacak şekilde yazılmış olması gerekir.İşte bilgiye, erdeme ve aydınlanmaya iştah duyanlar, daha genel olarak tüm insanlar, çağlar boyunca içinde bulundukları piyesi anlamlandıracak olan bu metnin ve bilginin peşine düşmüşlerdir.

Bu gerçek arayışı herkesin yaşam tecrübesine, bilgi birikimine ve yorum kabiliyetine göre farklı farklı mecralarda son bulur.İnsanlar ulaştıkları bu bilgileri tartışır, sahiplenir hatta uğrunda ölürler.Bu noktada, dünyanın ölü bedenlere değil fikrini tartışan sağlıklı bireylere ihtiyacı olduğu düşüncesini hak ettiği yere oturtup, bağımsız olarak şunu ileri sürebiliriz:İnanılan fikrin uğrunda ölmek, o fikrin sahiplenilmesinin en uç boyutudur.Yani bir dava uğrunda ölmek o davanın aşırı gerçeklenmesidir.

O halde, ülke savunmasını ve verilen kayıpları tartışmanın dışında tutup sadece fikir düzeyinde bir değerlendirme yaparak, şu can alıcı soruyu sormakta bir beis yoktur: Bir fikrin en uç noktada yaşanması, yine en uç noktada bir hoş görü gerektirmesine rağmen, ölümlerin bile saldırı unsuru haline getirildiği ve ağıtların hep birlikte yakılması kardeşliğinin yerine bizim ölümüz mantığının koyulduğu bir toplumun bireylerinden, önem olarak ölümün gerisinde kalacak olan her tartışmada birbirlerine hoş görü göstermelerini beklemek ne kadar gerçekçidir?

Tahmin ettiğiniz üzere böyle bir kaostan çıkmak elbette kolay olmayacaktır.

Einstein tarafından her şey hakkında bilgisi olan son insan olarak nitelendirilen Goethe’nin, Faust adlı eserine ismini de veren kahramanı, aslında hikaye boyunca şeytanı yenip kurtuluşa erebileceğinin farkındadır.Süreç yaşanırken önünde sürekli olarak üç yol belirir.Bunlar; bir ölümlü gibi yaşayıp çabalamak, özel durumunu düşünmek için kendini toplumdan soyutlamak ve son olarak, şeytani bir yaşamı gerçeklemek için sürekli kötülük yapmaktır.Kahraman bu üçü arasında sürekli gelip gider.

Bireylerin yaşamları boyunca bu döngüyü tecrübe ettiğini ve toplumun da bireylerden müteşekkil olduğunu düşünürsek aslında ulaşacağımız sonuç çok açık hale gelmektedir.Öyle ki, şeytani yolun seçilmesi bizi, kibre ve ben mantığına götüreceğinden ve bu da karşı taraf anlayışının iyice yer etmesine neden olacağından toplum için sağlıklı bir yol olarak görünmemektedir.

İnsanların mevcut düzenden kendilerini soyutlamalarını içeren ikinci seçeneğin tercih edilmesi ise hem bireyin kendisi hem de toplumun refahı ve gelişmesi için hayati önem taşıyan; hatayı anlamanın ve sağ duyuyla desteklenen fikri tartışmaların önünü tıkayacağından, küreselleşmenin hız kazandığı, teknoloji ve bilimin merhaleler kat ettiği ve kaynakların paylaşımının sonu gelmeyen çatışmalar vasıtasıyla yapıldığı içinde bulunduğumuz çağda ülke olarak geride kalmamıza neden olacaktır.

Sonuçta geriye, kişilerin ölümlü oldukları bilinciyle yaşamasını ve hayatta oldukları bu süre boyunca sağlıklı bir toplum yapısının oluşmasına ön ayak olacak davranışları içselleştirmelerini ve bunu gelecek nesillere aktarmalarını içeren birinci seçenek kalmaktadır.Nitekim ölümlü olmanın bireylerce kabul edildiği bir toplum, kendini özel olarak göremeyecek, geçmiş ve gelecek arasında bir köprü olduğunun bilincinde olacaktır.Bu köprünün sağlıklı bir bağlantı sağlaması için de toplum daha yapıcı davranış kalıpları oluşturmak zorunda kalacaktır.

Toplumsal dayanışmayı ve aidiyet hissini kapsayan bu anlayışı, asabiyye kavramında simgeleştiren İbn-i Haldun, toplumların yok olmasına sebep olanın fiziksel yenilgiler değil, psikolojik yenilgiler olduğunu söyler.Ona göre her ulusta var olan bu dayanışma hissi, ülkenin gelişme sürecinde gittikçe zayıflar.Sonunda aynı hissin daha kuvvetli olduğu başka bir ulus, zayıf olanı tarih sahnesinden siler.

Toparlamak gerekirse, eğer bir toplum bu sonu tecrübe etmek istemiyorsa, probleme uygun çözümler bulmaya yönelmelidir.Bireylerin düşünsel kapasitesini artırmaya yönelik bu çaba, meyvelerini karşılıklı anlayışa, hoşgörüye ve sağduyuya sahip yeni nesillerin ortaya çıkması şeklinde verecektir.Her yeni neslin bu uğraşı güncellemesi ise olumlu bir değişime doğru yol alınmasını sağlayacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : İnternet Sitesi : (0 541) 292 76 95 Gazete İletişim : (0 362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10