• BIST 108.936
  • Altın 151,021
  • Dolar 3,6663
  • Euro 4,3295
  • Samsun 19 °C
  • İstanbul 20 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 23 °C
  • Ordu 19 °C
  • Sinop 19 °C
  • Giresun 18 °C
  • Amasya 17 °C
  • Rize 21 °C
  • Trabzon 20 °C

Via Media

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

Herhangi bir konuda bilgisi olmayan insanların aslında bilgileri olduğuna kendilerini inandırmaları ve bir konuda uzmanlık seviyesinde bilgi sahibi olanların da diğer insanları aynı bilgi düzeyinde sanması gibi iki farklı türde yanılsamayı barındıran Dunning-Kruger etkisi, ilk olarak 1999’da terime isim babalığı da yapan akademisyenler tarafından Cornell'de gerçekleştirilen deneyler neticesinde gözlemlendi.

Konuyu basitleştirmek adına bazı örnekler vermek faydalı olur.İlk tipte yaşanan yanlış anlamaya örnek olarak son zamanlarda sıkça rastlanan sokak röportajları örnek verilebilir.Bu diyaloglarda sokaktan rastgele seçilen insanlara, yanlış bir bilgi verilip bunun hakkında ne düşünüldüğü sorulur.Kurban, hatalı olduğunu bildiği bilgiyi sorgulamak yerine şartlanmanın etkisiyle kendine sunulanı olanca gücüyle ispatlamaya çalışır.İkinci tipteki yanılsamaya ise en basit şekilde bilgisini amaçsızca karşısındaki sıradan bir vatandaşa aktarmaya çalışan entelektüeli örnek gösterebiliriz.

Bahsedilen ilizyonlarla her an karşılaşabilme olasılığı, inkarı yersiz bir hakikattir.Ek olarak her iki tipin altında aynı nedenin yattığını söylemek cüretinde de bulunabiliriz.Bu neden ise eksikliktir.İsterseniz bu eksiklik olgusunun iki tipte nasıl kırılmaya uğradığını inceleyelim.

İkinci yanılsama için herkeste biraz var olan ama bazı sanatçılarda, entelektüellerde daha fazla açığa çıkan narsizmi hak ettiği koltuğa oturtup direkt olarak bizi ilgilendiren nedene, yani eksikliğe, dönebiliriz.Buradaki olgu kendini yaşanmışlık başlığında gösterir.Nereden geldiğini anlamamıza olanak vermeyen bir hızda ortaya çıkan sahte sanatçıların ve mesleki kavramın var oluşuna ters bir şekilde kendine daha iyi bir koltuk kapmak, tartüfçülüğe sığınmak, Warhol’un meşhur on beş dakikasının bile altındaki sürelerde televizyonda görünmek uğruna kendini parçalayan entelektüellerin yüzlerinde bas bas bağıran hamlığı pekala herkes gözlemleme kabiliyetine sahiptir.Hayatın hiç bir zerresine nüfuz etmeden, kendinden farklı kişilerle tanışmak lütfunda bile bulunmayan bu sanatçılar, sınırlı hayal güçleriyle ve tabii ki arkalarında her daim hissettikleri farklı desteklerle bir yerlere gelmeye çalışırlar.Sistemin de iteklediği bu sanatçı tipi, düşünmeyen toplumun yaratılmasında baş rol oynar.Geçici olduklarından sürekli olarak yerlerine yenilerinin koyulması gerekir.Neticede toplumun mevcut duruma aymaması, haksızlığa karşı mücadelenin ve özgür düşüncenin unsuru haline gelen sanat eserlerine sahip belli bir duruşu olan sanatçıların kesinlikle ortaya çıkmaması gerekir.Bu, bizi, ekranda gördüğümüz sanatçıların gerçekte sanatın üstünü örten bir örtü olduğu gerçeğine ulaştırır.Aslında sistemi bu açıdan tebrik etmek gerekir.Zira her yerde hayata geçirdiği taktiği bu alanda da başarıyla uygulayabilmiştir.Nasıl mı?Basit düşünün.Tasarımında insanların geleceği, sağlığı düşünüldüğü söylenen çoğu metanın üretiminde kullanılan yöntemlerle gezegen katledilmektedir.İnsan da bu gezegenin bir parçası olduğuna göre aslında yok edilen bizim geleceğimizdir.Gezegenin katlini, gezegeni koruduğu söylenen ürünlerle örtmek uğraşının, sanatın katlini örtmek için sahte sanatçılar ve entelektüeller üretmek çabasından ne farkı vardır?Dolayısıyla eksik yaşanmışlığın yarattığı boşluğu sistemin dili doldurur.Bu dilin birinci görevi ise halkın anlatılanı anlamamasını, uykuya devam etmesini sağlamaktır.Neticede ikinci tip yanılsamaya ülkemiz penceresinden baktığımızda bilinçli bir oyunun izlerini bulduğumuzu söyleyebiliriz.

Peki birinci tip yanılsamada ne gibi bir eksiklik söz konusudur?

Sözü fazla uzatmadan bunun da eksik bilgi olduğunu ifade edelim.Duchamp’ın dediği gibi “Söz konusu ne olursa olsun, bir şeyi tamamlamanın çağı değildir çağımız.Parçalar zamanını yaşıyoruz.”Ne haklı bir tespit! İçinde bulunduğumuz baş döndüren hızlı çağda herkes kolay bilgi peşine düşmektedir.Ne yazık ki bu konuda bireye hak vermemek imkansızdır.Zira sistemin kendine ayıracak vakit bırakmadığı birey, ister istemez hemen ulaşabileceği bilgi kaynaklarını tercih etmektedir.Bu talep ise daha oluşmadan yine sistemin aygıtları tarafından halka arz edilir.Kısa videolar, birbirinin aynı binlerce arama motoru sonucu, kitap özetleri bu kaynaklardan sadece bir kaçıdır.Özne bu kaynaklardan beslendiğinde konu hakkındaki bilgisinin tam olduğuna kanaat getirmektedir.Haliyle bütün bir toplum sahte bir farkındalıkla ortalıkta dolaşmaktadır.İşte yazının başında bahsettiğimiz sokak röportajlarında yanlış cevabın kanıtlanmaya çalışılması da bu bilgi eksikliğinin yansıması olarak görülmelidir.Her konuyu bildiğini zanneden birey tabii ki bir kamera karşısında kendisine bu bilgisini kanıtlama şansı verildiğinde tereddüt yaşamayacaktır.

Bu noktada konunun sadece anlık bir tebessümle geçirilecek derecede basit olmadığını eklemek lazım gelir.Çünkü bilmediğini bilmeyen bir toplumun uykusu, altından kalkılamayacak daha büyük çıkmazların habercisidir.Toplum, bu bilgi eksikliği ve kendinden emin tavırla kendi öğrenme yollarının önünü tıkamaktadır.Bilimin başı merak, sonu hayranlıktır.Bilgili olmadığı halde öyle olduğuna inanan bir toplumun merak etmesi ise çok mümkün görünmemektedir.Böylece başka dünyaların varlığı da tabiri caizse masallardaki gerçek olmayan anlatılara döner.Gerçeği içeren önermeler boş kümeden ibaret olur.

Bu farkında olmama durumu Edwin A. Abbott’a ait Düzülke kitabında mükemmel bir şekilde işlenir.Üçüncü ve daha üst boyutlardan bahsetmenin bile yasak olduğu düzülke sakinlerinden saygın bir matematikçi olan karenin gündelik hayatı bin yılda sadece bir kez iki boyutun insanlarını aydınlatmak üzere bilgi vermeye gelen küre tarafından bölünür.Kare, o ana kadar iki boyut dünyasında yaşadığından, küre ona üçüncü boyutun özeliklerini anlattıkça inanmak istemez, ta ki kendi gözleriyle görene kadar.

Toparlamak gerekirse, bahsettiğimiz yanılsamalardan çıkış için tam bir bilgiye ulaşmamız gerektiği aşikardır.Ne yazık ki bunun için bir via media yoktur.Bu durumu hemen  arkasındaki şelaleden aşağı düşmemek için sürekli olarak nehrin üstünde yüzen kütüklerin birinden diğerine atlayan kişinin haline benzetebiliriz.Ancak bu çözüm sadece kaçınılmaz olanı geciktirir.Bazen eksiksiz bir bilgiye ulaşmanın bedeli kendinizi nehrin akıntısına bırakıp şelaleden düşmeyi kabullenmek olabilir.Kişilerin cesur olup kalıcı bilgi peşinde koşmadığı böyle bir toplumun felaketle yüzleşeceğini düşünmek ise şaşırtıcı olmaz.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : İnternet Sitesi : (0 541) 292 76 95 Gazete İletişim : (0 362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10