• BIST 108.392
  • Altın 143,183
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224
  • Samsun 23 °C
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 26 °C
  • İzmir 24 °C
  • Ordu 28 °C
  • Sinop 25 °C
  • Giresun 28 °C
  • Amasya 25 °C
  • Rize 28 °C
  • Trabzon 29 °C

Zifiri Gerçeklik

ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

Kafka’nın Ceza Sömürgesi adlı eserinde, bir işkence aletinin işleyişini yerinde görmek amacıyla uzak bir ceza kolonisine gönderilen araştırmacı bir gezginin başından geçenler anlatılır.Sert bir adam olan ve yaptıkları en küçük hatada yerlileri kendi tasarımı olan bu işkence aletinde cezalandıran eski komutanın halefi, onun aksine daha ılımlı ve insancıl bir yapıya sahiptir ve işkence aletinin artık kullanılmaması gerektiğini düşünür.Ancak işini sağlama almak için devletten bir yetkili göndermesini ve rapor tutulmasını ister.Gezgin de bu alete yürekten bağlı olan ve uygulamayı bilen yegane insan olan subayla birlikte örnek bir idamı yerinde tatbik eder.Hikaye boyunca mahkumun bu alette anbean cezalandırılmasını ve bunun çevresinde gelişen olayları takip ederiz.Bu esnada subay, sürekli olarak gezginin düşüncelerini manipüle etmeye, aletin aslında ne kadar yararlı bir işlevi olduğunu anlatmaya çalışır.Gezginin ikna olmadığını sezince onu tehdit eder.Eski komutanın faziletinden söz ederek gezgine yeni komutanı ikna etmesi için yol yordam bile gösterir.Gelgelelim subay kendini aletin koruyucusu olarak görür ve onun parçalandığını görmektense kendi varlığını sonlandırmayı seçer.

Hikayede bahsi geçen aletin yerini günümüzde başı boş bir hırsla alevlenen fikirler, subayın yerini ise öznenin gerçek güç sahibi olduğuna inandırılmış bireyler almıştır.Üstüne üstlük bu bireylere sorulduğunda, fikirleri, çıkarlarını düşünmeksizin sadece doğru olduğu için savunduklarını ve bir yere ait olma isteğinin kararlarında etkili olmadığını söylerler.

Ancak burada paradoksal bir durum vardır.Bu bireyler kendilerine yönelik eleştirilerin tekil olmasını isterken karşıt görüşteki diğer bireyleri eleştirdiklerinde tekil olarak eleştirmezler.Hatta karşıt görüşteki en masum bireyi bile o kümenin en olumsuz örneğine göre değerlendirip, rasyonel bir eleştiriyi dışlarlar.Gittikçe kötünün de kötüsü bir kabusa dönen, erdemlerin geçer akçe olmadığı, içinde bulunduğumuz baş döndürücü devrin yarattığı korku, bireylerin bu yolu seçmesinde etkili olmaktadır.

Detaya inildiğinde bu korkunun daha görünmez olan iki korkuyla beslendiğini fark ederiz.

Bunlardan ilki olan yenilgi korkusu, modern insanın bilinç altına popüler kültür tarafından günlük olarak yerleştirilen implantlar gibidir.Kişiye sürekli istediği her şeyi yapabileceği, bütün imkanların onun elinde olduğu düşüncesi pompalanır.Hakikatte içi boş olan bu düşüncenin farkında olan insan acı bir sonla karşılaşmak istemez.Daha doğrusu kavramsal açıdan zaten aşikar olan yenilgisinin, fiziksel olarak da ortaya çıkmasını istemez.

İkincisi ise gerçeklik korkusudur.İnandığı fikri son aşamaya kadar sahiplenen birey bir anlamda kendi gerçekliğini oluşturur.Bu dünyanın ters yüz olması onun için bir felakete yol açacağından kişi, kendi gerçekliğinin doğru olduğu fikrini de ilahlaştırır.

Bu durum Platon’un Devlet adlı kitabında bahsettiği mağara alegorisiyle büyük benzerlik gösterir.Bu simgesel anlatımda Sokrates’in öğrencisi, bazı insanların uzun bir dehlizle dış dünyaya açılan büyük bir mağarada yaşadıklarını söyler.Hepsi sırtları mağaranın girişine dönük şekilde zincirlidirler.Arkalarındaki yüksek bir duvarın üstünde ateş yanmaktadır.Bu ateşin önünde sürekli olarak bazı şekiller gösterilip durur.Karşı duvarda bu şekillerin gölgelerini gören insanlar bunları nesnelerin gerçek varlığı olarak kabul ederler.Ta ki içlerinden birisi zincirlerinden kurtulup mağaradan dışarıya çıkar, işte o zaman gerçekliğin aslında içerdeki gibi olmadığını, nesnelerin kendilerinin gölgelerinden çok farklı olduklarını tecrübe eder.Tekrar içeri dönüp mağaradakilere bu keşfini anlattığında ona inanmazlar ve delirdiğini düşünürler.

Neticede bireyler kendi gerçeklikleri dışında bir kabul yapmakta zorlandıklarından, etkileştikleri toplumsal normların sirayet ettiği her oluşumda da bu eksikliğin semptomları görülür.Bunu hatalı bir temel üstüne inşa edilen gökdelene benzetebiliriz.Temel sıkıntılı olduğundan üzerindeki yapının her bir katı da tehlike içindedir.

Bu katlardan birisi, belki de en yüksekteki kat, ise siyasettir.Temeldeki eksikliğin bu kata yansıması ise uzlaşmaz üsluptur.Diğerlerine tahammülsüz bireylerin özgür iradeleriyle seçtikleri siyasetçilerin, karşı tarafı değerlendirmeleri de bu yüzden hep zorlama olur.

Ancak sürgit olan bu duruma içinde bulunduğumuz hassas konjonktür de eklenince, aslında ilerlemeye ve barışa gidecek yolun taşlarını döşeme hizmetini yapacak olan siyaset, bilakis yolda yeni hendekler kazmakla meşgul olmaktadır.

Demek ki, mevcut sorunların çözümü üstte değil temelde, yani toplumsal tabanda yatmaktadır.Bunun eylem düzeyindeki yansıması ise karşılıklı anlayıştır.Kimliklerimiz başkasının hakkını savunabilmek için önümüzde bir engel değildir.Bu  aşamayı geçtiğimizde, aktörleriyle ve uygulamalarıyla siyasetin de bazı olumlu başkalaşımlar geçirmesi söz konusudur.Yoksa herkesin kendi gerçekliğini karşıdakine zor kullanarak dayatmaya çalışması sürekli bir çatışma ortamına neden olacak ve mutlak kopuşların yaşanacağı savaşlar kaçınılmaz olacaktır.Böylesi bir gelişme kolektif gerçekliğin oluşmasına değil tam tersine herkesin dünyasının yıkıma uğramasına neden olacaktır.Nitekim antik bir alıntıda şöyle denilmektedir: “Savaşta verilen ilk kayıp, gerçektir.” Bu gerçek ise kardeşliktir.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Hedef Halk | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : İnternet Sitesi : (0 541) 292 76 95 Gazete İletişim : (0 362) 234 54 10 Faks : 0(362) 234 64 10