loading...

Samsun merkezli, bölge gazetesi...

  • Dolar
  • Euro
  • GR ALTIN
  • ÇEYREK

  • 05 Ağustos 2018, Pazar 10:00
ERBİLKARAKOÇ

ERBİL KARAKOÇ

Gökyüzünde yazılı hiçbir şey yok!

Gökyüzünde yazılı hiçbir şey yok. Bu kelimeyi sevdim bu kelime bana hayal gücünün ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Güneş parladıkça insanlık yeryüzünde acı ve tatlı hayatlar sürecek. Temmuz sıcağı ile Karadeniz’in nemi birleşince omzumuza binen yük gittikçe ağırlaşıyor. O eski yeşil ve kızıl yaprakları döne döne seyrederek gittiğimiz ara sırada başımızı çevirip Karadeniz’e selam çaktığımız  göz kamaştırıcı Sinop yolunun yerini şimdi;  geniş gri karanlık tünellerin yalancı aydınlığından  bir an önce kurtulmak istediğimiz, yolculuk hissiyatından çok insanda kaçarcasına uzaklaşmak isteği doğuran betonumsu yol almış. Yol bitip şehre girdiğimizde bizi karşılayan  beyaz heykelin adı Diyojen.

 Alicenap  bir filozofun heykelinin sizi karşılaması hoş bir şey.  Bir elinde feneri, ayaklarının arasında   küçük köpeğiyle o günden bugüne insan arıyor olmalı. Fakat hayatın cilvesi o derece anlaşılmaz ki, Diyojen’in hemen solunda ünlü Sinop cezaevi ziyaretçi akınına uğradığından bahçesinde asırlık dut ağacı olan ve şimdilerde müze görevi gören  cezaevi gökyüzüne değil de yeryüzüne yazılmış kara yazı gibi duruyor. Elbette Sinop cezaevini meşhur kılan Diyojen değil. Sabahattin Ali ve onun unutulmaz şiirleridir. Bugün dilden dile gönülden gönüle Türkü olmuş akan şiirleri. Diyojen’in heykeli elinde feneri gündüz olmasına rağmen insan araya  dursun, onlarca kişi Sinop cezaevine girmek için para veriyor! Sinop cezaevinde yatanlara gün gelecek insanlar buraya para vererek girecek deseydiniz sizin uzun mahkumiyetinizden dolayı delirmek üzere olduğunuzu düşünürler ve kirli ceketlerinin cebinden çıkardıkları gümüş tabakadan bir ciğara yakmanızı isterlerdi. Cezaevine ilk girişte sizi hemen idari bölüm  karşılıyor. İlk resmi rüzgar orada yüzünüze çarpıyor. Kimsenin pek ilgisini çekmeyen idari bölmeden hızlı geçmekte fayda var bu idari işler müzede olsa sıkıntılı işlerdir. Yüzyıllarca idareden yakınmış bir halksanız artık genleriniz sizi yönlendiriyor demektir. İdari bölümden sonra yüzyıllık dut ağacı ve geniş bir alan bürokratik havayı üzerinizden alıyor. Onun yerine sevinç ve hüzünle karışık kışlık mı yazlık mı olduğunu anlayamadığınız bir battaniyeyi üzerinize örtüyor. Her adım atışınızda artık etrafınızdaki kalabalığın yerine cezaevinin duvarlarına sinmiş zulmün acısını duyabiliyorsunuz.

Koğuşlardaki nem kokusu ağır büyük zincirlere vurulmuş mahkumların hayaliyle  gözleriniz kısıklaşıyor. Birinci avluya çıktığınızda rüzgarın getirdiği deniz kokusu değişmeyen tek şey olsa gerek. Yüksek taş duvarların arasından inatçı otlar fırlamışlar. Birinci avludan ikinci avluya geçtiğinizde sizi Sabahattin Alinin koğuşuna giden yol üzerinde bir başka  ulu dut ağacı karşılıyor. Koğuşları gezmekten yorulmuş insanlar dut ağacının gölgesinde dinleniyorlar. Tur rehberleri hararetle cezaevinin tarihini ballandıra ballandıra  anlatıyorlar. Dünün zindanlarını bugünün özgürlük meydanı gibi anlatışlarında parçalar birbirini tutmuyor. Sanırım Diyojen’in aradığı insanlar bu tur rehberleri olmasa gerek. Çünkü onlar “zindanlar tarihini”  bir dönem hayatlarının en ağır yükünü yüksek duvarlar  arasında taşımış olan insanların çilelerinden ve adaletsizliklerden  ziyade  şirketlerin para politikası çerçevesinde değerlendiriyorlar. Zamanında ilgilenilmediğinden koğuşların duvarları “Ali-Ayşeyi seviyor” gibi basit   yazılar ve sloganlarla dolu.(özellikle tarihi eserler üzerine sığlıklarını yazanlar bir bitin artık) İkinci avluyu terk ettikten sonra Helenik dönemden kalma birkaç sütunun beyazlığı üzerinde belki Diyojen’in fenerinin ışığı düştüğünden olsa gerek sütunlar hala parlıyorlar. Rüzgar hala deniz kokusunu cezaevinin kalın duvarlarını aşarak  getiriyor. Son birkaç hücre ve koğuşu içiniz burkularak öfke dolu gezerken fotoğraf çekimlerini bitirip aynı yoldan tahliye olmaya karar verdiğinizde, kalın duvarların heybetli bakışlarından ayrılmak istemiyorsunuz. Ve dışarda deli rüzgar hala duvarları yalarken, dışarda gezip tozanlar geçen günün arasından kaybolup gidiyorlar. Bizimse  bir yanınız bahar bahçe bir yanınız hala Sabahattin Ali.

Adalet matematiksel değildir. Bir şiire bir kitaba bilmem kaç yıl kaç ay kaç gün  verdiğiniz ceza matematiksel olabilir. Ama adalet, asla matematiksel değildir. Adaletin böyle ilkeleri yoktur. Onun tek ilkesi vardır. “Kitlesel baskıların temel ilkesi  yok etmeye  karşı, bireyin hak ve özgürlüklerini var etmektir.”

 Hayat, duran bir şey olsaydı hepimiz kolaylıkla hayatı yakalar ve tadını çıkarırdık. Hayat biz yaşarken başımıza gelen iyi ve kötü şeylerden ibarettir. Sevgi hayatın kızıdır. Biz değiştikçe sevdikçe, güzelleştikçe ve adaleti matematiksel sayılardan alıp gerçek anlamıyla yeryüzüne yazdığımızda işte o zaman ne dün tükenecek nede gelecek yarınlar. Kimbilir Diyojen belki yine elinde feneri ayaklarının arasında köpeğiyle aramızda dolaşarak insan arayacak. Varsın arasın ama Sabahattin Ali bize daha çok güzel şiirler yazacaktır ve daha muhteşem hikayeler anlatacaktır.

İşte o zaman gökyüzüne hayatın kızı “sevgiyi”  büyük harflerle yazabiliriz.  


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


BASINDA BUGÜN
TÜM GAZETELER
yukarı çık