Allah’ın rahmetini Allah’ın lanetine dönüştürmek
Ülkemin yeşil örtüsü ormanları yok ettiğimiz için yağış alamayan topraklarda yağmur duasına çıkılırdı.
Allah’a yakarırken gökyüzüne açılan avuçlar, bu defa toprağa doğru çevrilir.
Birkaç yıl önce ana toprağım Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesine bağlı Maden köyüne yaptığımız bir ziyaret sırasında denk geldiğimiz yağmur duasını ben de şaşkınlıkla izlemiştim.
Anacığımın yakınlarının da aralarında bulunduğu Madenliler, “Allah’ım, biz ettik, sen etme.”der gibi Allah’tan yardım talep ediyorlardı.
Masraf da etmişlerdi bunun için.
Kurbanlar kesilmiş, kazanlarda pişirilen o meşhur etli muhacir pilavı, yanında bir dilim tatlıyla birlikte duaya katılanlara dağıtılmıştı.
Ben de yedim afiyetle.
Yağmur yağdırması için değil ama verdiği nimetler için Allah’a şükrederek kendimce duamı da ettim elbette.
Yeşil dokunun henüz tam olarak bozulmadığı Karadeniz doğası bol yağmur alır.
Kendimizi şanslı hissederiz bir bakıma yani.
Şehirlerde yaşayanlar hariç elbette.
Şehirlerimizi beton yığınına dönüştürdük zira.
Daha 14 yıl önce, aralarında bir kapıcı dairesinde babasıyla birlikte sel suyuna kapılarak boğulan Bedirhan’ımızın da bulunduğu 13 hemşerimizi yitirdiğimiz yetmezmiş gibi, bir elin parmakları kadar kalmış yeşil alanları da imara açıyoruz bu şehirde.
Millet bahçesine dönüştürülmesi düşünülen Doğu Park’taki güzelim ağaçların bir kısmını da korkarım yine ranta kurban edeceğiz.
Nerede duracağız, onu da bilmiyorum.
Neden böyle söylüyorum?
Beton bloklara dönüştürdüğümüz şehirlerde yağmur suyu toprakla buluşamıyor zira.
Toprakla buluşamayan yağmur suyu, sel riskini büyütüyor. çünkü
Başka bir deyişle, Allah’ın rahmetini Allah’ın lanetine dönüştürüyoruz yani.
Hem de kendi ellerimizle.
“Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür.”denildiği gibi, 14 yıl önceki o büyük felaketi unutmuş olabiliriz belki ama geçen hafta İstanbul halkının yaşadığı son sel felaketi, bir kez daha doğanın dengesini bozmamamız gerektiğini hatırlatmış oldu aslında.
Anlayana elbette.
Birçok ülkenin nüfusundan fazla insanın yaşadığı İstanbul gibi metropollerde, yağmur suyunun tutunabileceği toprak alanları açmak şimdilik mümkün görünmese de en azından bu son felaketten, umarım ve dilerim, aralarında Samsun’un da bulunduğu ülkemin diğer şehirlerini yönetenler gereken dersi çıkarmıştır.
Sanmıyorum ya, neyse!
Zararın neresinden dönülse kârdır aslında.
Şehirlerimizde kendimizi güvende hissetmek istiyoruz.
Topraktan geldik, toprağa gideceğiz diye inanmışız madem, betonu toprağa neden tercih ediyoruz, bunu da anlamış değilim hâlâ.
İstanbul’u yönetenlerin de tıpkı bir zamanlar Samsun’u yönetenler gibi, metrekareye düşen 250 kilogram yağış için “Yüzyılın felaketi”diyerek suçu bir anlamda Allah’ın üzerine yıkmaya çalışan beyanlarına şaşırdığımı söylemek isterim.
Oysa, Allah'ın rahmetinden korkar hale geldiysek, kabahati gökyüzünde değil, toprağın üzerini betonla örtenlerde aramalıyız.
Bunu söylerken suçu tamamen son 70 yılın yöneticilerine yıkmak da istemem ama günümüz yöneticilerinin de şehirleri beton yığınına dönüştürme heveslerinden vazgeçtiklerini söyleyemem maalesef.
Depremler için “Deprem öldürmez, depreme dayanıksız yapılar öldürür.” dediğimiz gibi, Allah’ın rahmeti olarak bildiğimiz yağmur suyu da bizi öldürmez yani.
Toprakla buluşamayıp kontrol dışına çıkan suyun gücü önünde ise kimse hayatta kalamaz.
Şehirlerimizi yönetenler dahil, hiçbirimiz bu gerçeği unutmayalım.
Yorumlar (0)
Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.




