Mutluluk Bazen Bir Tekerlekli Sandalyede Saklıdır
Hayat dediğimiz yolculukta hep bir şeylerin peşinden koşuyoruz. Kimi zaman para kazanmanın, kimi zaman daha güzel bir evde yaşamanın, kimi zaman da makam ve mevki sahibi olmanın hayalini kuruyoruz. Sabah erkenden başlayan telaşımız, akşam olduğunda yorgunlukla son buluyor. Yıllar geçiyor, yaşımız ilerliyor ama içimizdeki arayış bitmiyor. Sanki mutluluk, bir sonraki hedefimize ulaştığımızda bizi bekliyormuş gibi yaşıyoruz.
Peki, gerçekten öyle mi? Sahip olduklarımız arttıkça mutluluğumuz da artıyor mu? Yoksa mutluluğu uzaklarda ararken yanı başımızdaki güzellikleri görmeden mi geçip gidiyoruz?
Hintli iş insanı Ratan Tata’ya atfedilen bir hikâye, bu sorular üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor. Hikâyenin doğruluğundan bağımsız olarak verdiği mesaj, insanın yüreğine dokunacak kadar anlamlı.
Anlatıldığına göre Tata, hayatında servet biriktirmekten değerli eşyalar toplamaya, büyük projelere imza atmaktan önemli başarılara ulaşmaya kadar pek çok şey yaşamıştı. Ancak bütün bunlar, aradığı mutluluğu bulmasına yetmemişti.
Asıl değişim, bir arkadaşının engelli çocuklar için tekerlekli sandalye alma teklifini kabul etmesiyle başlamıştı. Yaklaşık iki yüz çocuk için alınan sandalyeleri teslim etmeye kendisi de gitmişti. Çocukların yüzündeki sevinci görünce, mutluluğun bambaşka bir anlamı olduğunu fark etmişti.
Fakat hikâyenin en etkileyici anı, ayrılmak üzereyken yaşandı. Çocuklardan biri bacağına sarılmış, gitmesine izin vermemişti. Ona başka bir isteği olup olmadığını sorduğunda aldığı cevap, hayatın anlamını yeniden düşündürecek kadar derindi:
“Yüzünü hatırlamak istiyorum ki cennette buluştuğumuzda seni tanıyıp bir kez daha teşekkür edebileyim.”
Bir çocuğun dünyasında tekerlekli sandalye yalnızca bir eşya değildi. Özgürlüğe, arkadaşlarıyla birlikte olmaya ve hayata umutla tutunmaya açılan bir kapıydı. O çocuk, kendisine yapılan iyiliği unutmak istemiyor, iyilik yapan insanın yüzünü bile hafızasına kazımak istiyordu.
İşte insanın gerçek zenginliği tam da burada başlıyor. Bir çocuğun hafızasında güzel bir insan olarak kalabilmek, dünyanın en pahalı eşyalarından daha kıymetli değil midir?
ESKİDEN MUTLULUK DAHA SADEYDİ
Çocukluğumuzun mahallelerini hatırlayalım. Komşuluk vardı, paylaşmak vardı, bir tas çorbayı bölüşmek vardı. Bir evde yemek piştiğinde komşunun payı da düşünülürdü. İmkânı sınırlı olan insanlar bile ellerindekini paylaşmaktan geri durmazdı.
Bir dilim ekmek, bir tabak yemek, ihtiyaç sahibi bir çocuğa alınan bir çift ayakkabı… Bunlar belki küçük şeylerdi ama gönüllerde büyük yer tutardı. Yapılan iyilikler anlatılmaz, gösteriş konusu edilmezdi. Çünkü iyilik, alkış toplamak için değil, bir insanın derdine ortak olmak için yapılırdı.
Bayram sabahlarını düşünelim. Yeni bir ayakkabı, temiz bir bayramlık, büyüklerimizin cebimize koyduğu birkaç harçlık bizi mutlu etmeye yeterdi. Mahallede arkadaşlarla oynamak, komşunun kapısını çalmak, akşam ezanıyla eve dönmek hafızalarımızda güzel hatıralar bıraktı.
Bugün imkânlarımız arttı. Evlerimizde türlü eşyalar, cebimizde telefonlar var. Fakat bazen yanımızdaki insanın hâlini sormaya bile vakit ayıramıyoruz. Birbirimize yaklaşmak yerine ekranlara bakıyor, mutluluğu satın alabileceğimiz şeylerde arıyoruz.
Oysa bir insanın gönlünü kazanmak için büyük servetlere ihtiyaç yoktur. Samimi bir tebessüm, içten bir teşekkür, zor gününde uzatılan bir el de ömür boyu unutulmayacak bir hatıraya dönüşebilir.
BİR İYİLİK, BİR ÖMRÜ DEĞİŞTİREBİLİR
Düşünün; karşıdan karşıya geçmekte zorlanan yaşlı bir insanın koluna girip ona yardımcı oluyorsunuz. Belki bu davranış sizin için birkaç dakikalık bir iş. Ama o insan için dünyada hâlâ iyilik yapan insanların bulunduğunu hatırlatan unutulmaz bir an olabilir.
Ya da okulda beslenme çantasında yiyeceği olmayan arkadaşının ekmeğini paylaşan bir çocuğu düşünün. Belki kendi öğününden eksiltiyor ama arkadaşının yüzündeki mutlulukla paylaşmanın güzelliğini öğreniyor.
İyilik bazen bir tekerlekli sandalye, bazen yarım ekmek, bazen de içtenlikle söylenen “Merak etme, yanındayım” sözüdür.
Bunları yapmak için zengin olmaya gerek yok. Gereken tek şey, başkasının derdine karşı duyarlı bir yüreğe sahip olmaktır.
Çünkü insan, yalnızca kendi hayatını güzelleştirdiğinde değil, başkalarının hayatına da güzellik kattığında gerçek anlamda iz bırakır.
GERİYE NE KALACAK?
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız. Evlerimiz, arabalarımız, makamlarımız ve biriktirdiğimiz eşyalar geride kalacak. Peki, bizi gerçekten ne hatırlatacak?
Belki yıllar önce yardım ettiğimiz bir insanın duası… Belki eğitimine katkı sağladığımız bir öğrencinin başarısı… Belki yalnız bir yaşlının kapısını çaldığımız gün… Belki de hiç tanımadığımız bir çocuğun kalbinde bıraktığımız güzel bir hatıra…
Yaptığımız iyiliğin karşılığını hemen görmeyebiliriz. Bazen teşekkür bile edilmeyebilir. Fakat iyiliğin değeri alkışla ölçülmez. Asıl karşılığı, bir insanın hayatında meydana getirdiği değişimdir.
Ratan Tata’ya atfedilen hikâyedeki çocuğun sözleri bu nedenle insanın zihninde uzun süre kalıyor. Bir insanı, kendisine teşekkür edebilmek için cennette bile tanımak istemek… Bundan daha anlamlı bir hatıra olabilir mi?
Öyleyse hayatın telaşına biraz ara verelim. Çevremize daha dikkatli bakalım. Belki bir komşumuzun yardıma, bir yaşlının sohbete, bir çocuğun desteğe ihtiyacı vardır. Büyük işler yapamıyorsak küçük iyilikler yapalım. Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştirmek için yalnızca elini tutmak yeterlidir.
Unutmayalım; hayatın sonunda kaç kişiye hükmettiğimiz değil, kaç kişinin yüreğine dokunduğumuz önemlidir.
Belki de gerçek mutluluk, bir gün adımız anıldığında birilerinin içtenlikle dua etmesi ve “İyi ki hayatıma dokunmuştu” diyebilmesidir.
İnsan bu dünyadan servetiyle değil, geride bıraktığı güzel izlerle ayrılır. Ve bazı izler vardır ki ne zaman silinir ne de unutulur.
Baki Selamlar
Yorumlar (0)
Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.




