“İnsan mutluyken şarkının müziğine, hüzünlüyken sözlerine odaklanır.” diye bir söz okumuştum.
O gün, bu sözü doğrularcasına, büyük bir dert sandığım şeyi içimde dallanıp budaklandırıp işi daha da içinden çıkılmaz bir hâle getirdiğimde, müzik listemde varlığını bile unuttuğum bir ney sesine kilitlenmişti kulaklarım ve ruhum.
Biraz uzaklaşmak, olaya biraz farklı açılardan bakmayı denemek için bisikletime atlayıp yollar geçmiş ve varış noktama döndüğümde içimde hiçbir şeyi yoluna koyamamıştım.
Deniz kenarındaydım. Denize daha önce hiç böyle baktığımı hatırlamıyorum; “anda kalmak” dedikleri şeyin tam idrakındaydım.
Bahsettiğim müziğin başlamasıyla denizin çok uzak bir noktasına odaklanmam ve beraberinde hafif bir rüzgâr esintisinin gelmesi… Bunların hepsi eş zamanlı olmuştu.
Bir anda ağlamaya başladım. Benim de şaşırdığım bir çözülmeydi bu. İnsan ağlayacağını bilemez mi? Bazen böyle, bilemiyormuş işte…
Aslında, iç huzursuzluğuma Allah’ın bir hediyesi gibiydi tüm bu saniyeler.
Ve o an, anlam veremediğim ağlamayla sanki kontrol bende değilmiş de biri bana bunları söyletiyormuş gibi bazı dualarda bulundum; yüreğimden dilime dökülen bir şeyler söyledim Allah’a:
“Bu başıma gelen ve içinden çıkılmaz hissettiren dert değil, Sen büyüksün Allah’ım. Benim büyük bir derdim yok, çok büyük bir Allah’ım var. Beni içine çekmeye çalışan bu girdaptan kurtar, beni yalnız bırakma, ellerimi bırakma Allah’ım.”
O an farkında değildim ama aslında yaptığım şey tam teslimiyetmiş!
Ben hep melek sayıları, kuş tüyleri, rüyalar ve hislerle varoluşla konuşurdum ama öğreti içinde öğreti bulunduran hayat, bana bir de tam teslimiyetin tadının güzelliğini öğretmek istemişti.
Bunun için de benim hayatımda “büyük” sandığım bir dertle beni ufak bir sınava tabi tutmuş, tepkimi ölçmüş ve sonra tüm ışıkları yeniden yakmıştı.
“Işıklar yeniden yandı.” diyorum çünkü sağlığımla alakalı; çözülmez - çözülse bile çıkacağım o yol beni çok yıpratır - sandığım şey, o tam teslimiyet hâli ve duasından sonra, çok değil, ertesi gün güzel sonuçlarla bana cevabını vermişti.
Hayatın tadı; gelen işaretleri doğru okumak, şu anın idrakine ve tadına varıp şükürde kalmak, biraz farklı bakış açısı, biraz farkındalıkla enerjiyi değiştirmenin hayatta nice kilitleri açabileceğini anlamakla çıkıyordu.
Meğer, tam teslimiyet dediğimiz şeyin tadı ne güzelmiş.
Diğer türlü, sürekli tutmak, enerjiyi sıkıştırmak, olayı düşüne düşüne daraltırken kendimizi kasırgalarda döndürmek; ne beyhude bir çabaymış. Bu dünyada bu kadar derin düşünmeye gerek yokmuş.
Meğer, o yüce gücü hissedebilmek ne güzel bir hediyeymiş.