Bugünkü yazımı harmanda fındık kuruturken yazıyorum. Bu akşam harmanı kaldırmalıyım çünkü; gece yağmur başlayacak ve üç gün devam edecek.
Radyoda çalan bir şarkı... Türk sanat müziğinin o büyülü tınısı, "Ayrıldı gönül şimdi yine bir tek eşinden" diye başlayan o nihavend eser...
Sözleri Badi Nedim'e, bestesi Zeki Duygulu'ya ait olan bu parça, bir anda beni alıp yıllar öncesine, yaşanan tüm ihanetlerin ve ayak oyunlarının ortasına bıraktı.
Benim için bu sadece bir şarkı değil, bir anı defteriydi. O an, içimde biriken tüm hüzün, öfke ve hayal kırıklığı yeniden kabardı.
Sanatçı olmak, duyguları en derinden yaşamak demektir. Hele ki bu sanat, Türk müziğinin o eşsiz notalarıyla buluşuyorsa, her his daha da keskinleşir, her yara daha da derinleşir.
Bir bestekar, bir koro şefi ve bir ses sanatçısı olarak, yıllar boyunca sadece sahnede değil, hayatın ta kendisinde de var olmaya çalıştım.
Ancak bu yolculuk, sadece alkışlarla değil, aynı zamanda dost bildiğim insanların hançerleriyle de doluydu.
Şarkıda geçen o dize, ruhuma bir kez daha dokundu: "Alnımdaki hattı yaşımın matemi sanma, her çizgi açıldı acı hicran yarasından."
Evet, alnımdaki çizgiler yaşımdan dolayı değil. Her biri, bir hicran yarasının, bir ihanetin ve bir ayak oyununun izi. Sanat camiasının perde arkasında dönen o acımasız rekabet, dostluk maskesi ardına gizlenen kıskançlıklar, başarıya giden yolda kurulan tuzaklar...
Bunlar, sadece benim değil, bu yolda yürüyen pek çok sanatçının kaderi oldu. Bir zamanlar omuz omuza çalıştığınız, sırlarınızı paylaştığınız birinin, en savunmasız anınızda sizi sırtınızdan vurduğunu görmek, en büyük acılardan biri.
Bu yaralar fiziksel olarak görünmese de alnınızdaki her bir çizgiye, ruhunuzdaki her bir nota ve besteye işlemiş durumda. Yaşananlar, belki de sanatımızı daha da anlamlı, daha da derin kılıyor.
Hüzün, en güzel bestelerin ilham kaynağı olabiliyor. Ancak bu yaraların hiç geçmeyeceğini, yaşımız ilerledikçe bu acıların da bizimle birlikte devam edeceğini bilmek, yorucu bir his.
Bu yazıyı, yaşadıkça devam edecek olan bu döngüyü kabullenerek yazıyorum. Belki de bu çizgiler, sadece yaşanmışlıkların değil, aynı zamanda bu zorluklara rağmen ayakta durabilmenin de birer nişanıdır.
Ve biliyorum ki, bu çizgiler bana özel değil. Bu satırları okuyan ve hayatın getirdiği acılarla mücadele eden herkesin alnında, görünmeyen ama derinden hissedilen benzer çizgiler var.
Sanat, belki de bu acıları bir nevi terapiye dönüştürme yoludur. O yüzden, şarkılarımla beslenmeye, kalbimizdeki tüm o "hicran yaralarını" notalara dökmeye ve en önemlisi Türk müziğine hizmet etmeye devam edeceğim.
Çünkü biliyorum ki, bu yaralarla birlikte gelen bilgelik, sanatımı da ruhumu da beslemeye devam edecek.