Türk müziği korolarının sesi, ruhu ve direği olan şefler... Onlar ki, ellerindeki bagetle sadece notaları değil, aynı zamanda onlarca farklı egoyu, sayısız bürokratik engeli ve bitmek bilmeyen mali yükü yönetirler. Dışarıdan bakıldığında, şef kürsüsü, bir sanat zirvesi gibi görünür. Oysa o kürsü, çoğu zaman, sanatın ve emeğin sürekli olarak değersizleştirildiği bir savaş alanının tam ortasıdır.
Bu yola, müziğe ve sanata olan aşkla çıkılır. Bir avuç gönüllü korist ile koro kurma hayaliyle yola çıkan şef, ilk engeli daha çalışma ortamı ararken aşındırdığı kurum ve dernek kapılarında yaşar. Sanatçının emeği ve bu işe ayırdığı yıllardan bihaber dernek başkanları, kapıları lütfederek açar, yaptığınız işi ise bir çırpıda "lay lay lom" diye niteler. Sanki yılda yapılan yüzlerce etkinlik, bu değerli sanat formunun ciddiyetini hafifletiyormuş gibi, şefin mesleği ve sanatı bir anda ayaklar altına alınır. Teşekkür beklenirken karşılaşılan bu saygısız yaklaşım, müziğin ilk notasından önce şefin kalbini yorar.
Yorgunluk sadece kurumsal cepheden gelmez. Koristlerin kendi içindeki kaprisleri, egoları ve bitmek bilmeyen talepleri, müziğin sesini bastırmaya çalışır. Solo verilmezse koroya gelmem diyeninden, istediğini alamadığında şefe ağza alınmayacak hakaretler savuran basitliğe kadar, şef bir müzik insanından çok, bir psikolog ve diplomat olmak zorundadır. Koristlerin ikilik çıkarma çabaları, zaten ağır olan yükü daha da katlar.
Asıl görünmez mücadele ise ekonomik ve lojistik yükümlülüklerde başlar. Koroyu profesyonel bir seviyeye taşıyan saz sanatçılarının ücretleri, konser salonunun kirası ve teknik detaylar... Tüm bunlar, dernek başkanlarının haberinin dahi olmadığı, şefin tek başına omuzladığı maliyetlerdir. Konser salonu için yetkililere dökülen diller, zor bela ayarlanan o kutsal konser tarihi; tüm bunlar şefin inisiyatifi, çabası ve fedakarlığı sayesinde gerçekleşir. Oysa dernek başkanlarının en temel görevi, belediyelere cüzi bir ücretle yapılan resmi başvuruyla salonu onaylatmaktan ibarettir. Afiş, davetiye ve kitapçık gibi konser maliyetlerinin en düşük kısmını oluşturan bu basit bürokratik işlemleri bile aksatırken, şefin tüm zorlukları aşıp getirdiği tarihe burun kıvırırlar: "Bize danışmadan ne konser tarihi?" Sanki konser, mali yükünü omuzlayan şef ve koristlerin değil de sadece bürokratik engelleri çıkaranların organizasyonuymuş gibi davranılır.
Konserde fotoğrafçıya, kameramana ne yapacağını söylemeye, sanat çevresini ve misafirleri en iyi şekilde ağırlamaya kadar her detayla şef ilgilenirken, dernek başkanı kendi kendine bir protokol düzeni kurma telaşına düşer; tüm eksiklerini ise şefi ezmeye çalışarak kapatmaya çalışır. Şef ise bu basitlik karşısında bıyık altından gülerek ve içi acıyarak bu cehalete ve egoya sessizce güler.
Tüm bu yıpratıcı süreçten sonra, şefin geriye tek bir çaresi kalır: Her şeyi göze alıp sadece konsere odaklanmak. Konserin başarısının, tüm küçük hesaplardan, kibirden ve saygısızlıktan daha önemli olduğuna inanarak inisiyatif alır. Çünkü bilir ki, o baget bir kere kalktığında, tüm o çirkin sesler susacak ve geriye sadece Türk müziğinin eşsiz sesi kalacaktır. Ancak bu kararlılığın bedeli, konserin ardından gelecek olan vefasızlığa karşı şimdiden kendini hazırlamaktır.
Velhasıl, amatör koro şefliği, sadece sanatsal bir misyon değil; gönüllü fedakarlığın, yalnız liderliğin ve takdirsiz emeğin kesişim noktasıdır. Omuzlarındaki görünmez yük, icra edilen her eserin değerini kat be kat artırmaktadır.