Bundan yaklaşık doksan yıl önce, modern Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri atılırken, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ekonomik bağımsızlık ve kalkınma vizyonunun kalbinde net bir gerçek yatıyordu.
"Ulusal ekonominin temeli tarımdır. Üreten Köylü önemlidir, köylü milletin efendisidir" Bu söz, sadece o günlerin şartlarını değil, aynı zamanda bugünümüzü ve yarınımızı da aydınlatan bir fener niteliğindedir.
Peki, bu bilgece sözün günümüz Türkiye'si için anlamı nedir ve biz bu mirasa ne kadar sahip çıkabiliyoruz?
Atatürk, Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkmış, büyük bir yıkımın ardından yeniden inşa sürecine girmiş bir ülkenin lideri olarak, ekonomik bağımsızlığın siyasi bağımsızlık kadar hayati olduğunu çok iyi biliyordu.
Sanayileşmenin henüz emekleme aşamasında olduğu bir dönemde, ülkenin en büyük potansiyeli ve gücü, bereketli toprakları ve o topraklarda alın teri döken köylüsüydü.
Köylüyü milletin efendisi ilan etmesi, sadece bir iltifat değil, aynı zamanda toplumsal hiyerarşide onlara atfedilen değeri ve ülke ekonomisindeki kilit rollerini vurgulayan devrimci bir bakış açısıydı.
Tarım, sadece gıda güvenliğini sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda istihdam yaratıyor, kırsal kalkınmayı tetikliyor ve ihracat potansiyeli sunarak dış bağımlılığı azaltıyordu.
Geçen on yıllar içinde Türkiye, tarımdan sanayiye, oradan hizmetler sektörüne doğru bir ekonomik dönüşüm yaşadı. Kentleşme hızlandı, tarım nüfusu azaldı, küçük aile işletmelerinin yerini daha büyük, ticari işletmeler almaya başladı.
Ancak bu süreçte, tarımın temel taşıyıcısı olan köylümüzün yaşadığı zorluklar da göz ardı edilemez. Artan girdi maliyetleri, iklim değişikliğinin getirdiği belirsizlikler, plansız üretim, pazarlama sorunları ve gençlerin tarımdan uzaklaşması gibi faktörler, sektörün sürdürülebilirliğini tehdit eden unsurlar haline geldi.
Milletin efendisi olması beklenen köylümüz, çoğu zaman emeğinin karşılığını almakta güçlük çekiyor, banka borçlarıyla boğuşuyor ve geleceğe dair kaygılar taşıyor.
Atatürk'ün sözleri, bugün her zamankinden daha fazla yankılanmalıdır. Küresel gıda güvenliği krizlerinin, pandemilerin ve iklim şoklarının yaşandığı bir çağda, kendi kendine yetebilen, güçlü bir tarım sektörü stratejik bir öneme sahiptir.
Bu noktada, köylümüzü yeniden efendi konumuna getirecek, onların emeğine ve üretimine değer katacak politikalar üretmek şarttır.
- Tarımsal destekler sadece miktar olarak değil, etkinliği ve doğru hedeflere ulaşması açısından da gözden geçirilmelidir.
- Tarımı teknolojiyle buluşturarak, modern üretim tekniklerini yaygınlaştırarak ve cazip yaşam koşulları sunarak gençlerin kırsala dönmesini teşvik etmeliyiz. Kadın kooperatifleri gibi oluşumlar desteklenmelidir.
- İklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklı, suya daha az ihtiyaç duyan ürünler geliştirmeli ve modern sulama tekniklerini yaygınlaştırmalıyız.
- Üreticiyi tarlada yalnız bırakmamalı, hangi ürünün ne kadar ekileceği konusunda yönlendirme yapmalı ve ürünlerin değerinde pazarlanabilmesi için kooperatifleşmeyi teşvik etmeliyiz.
- Tarımda verimliliği ve kaliteyi artıracak Ar-Ge faaliyetlerine yatırım yapmalı, genetik ıslah, akıllı tarım uygulamaları gibi alanlarda ilerlemek zorundayız.
Atatürk'ün 90 yıl önce attığı bu temel, bugün de Türkiye'nin geleceğini inşa etme gücünü barındırmaktadır.
Toprağa ve toprağı işleyen ellere sahip çıkmak, sadece ekonomik bir zorunluluk değil, aynı zamanda milli bir ödevdir.
Köylünün yüzü güldüğünde, tarlalar bereketlendiğinde, Türkiye'nin kalkınması da hızlanacaktır. Unutmayalım ki, gıda egemenliği, ulusal egemenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Köylüye verilen değer, aslında kendimize ve geleceğimize verdiğimiz değerdir. Toprağın gücünü, köylünün onurunu yeniden keşfetme zamanıdır.