Sabah uyanıyoruz, daha gözümüzdeki çapağı silmeden elimiz o soğuk cama, telefona gidiyor. Bildirimler, mailler, "kim ne yapmış", "dünyada ne olmuş"... Beynimize daha "günaydın" demeden veri yüklemeye başlıyoruz.
Bir tasarımcı olarak işim görsel hiyerarşi kurmak; yani neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu göze göstermek. Ama kendi hayatıma bakıyorum; o hiyerarşi altüst olmuş durumda. Her şey "Bold" (kalın) yazılmış gibi üzerimize geliyor, her bildirim "Acil" etiketiyle zihnimize düşüyor.
Kaydırmaktan Yorulan Parmaklar
Spotify'da şarkıları "atlıyoruz", YouTube'da videoları "2x hızda" izliyoruz, Instagram'da hayatları saniyeler içinde "kaydırıp" tüketiyoruz. Sanki görünmez bir bitiş çizgisine koşuyoruz ama ödülün ne olduğunu kimse bilmiyor. Sabrımız artık bir Instagram hikayesinin süresiyle, yani 15 saniyeyle sınırlı.
Geçen gün fark ettim; güzel bir manzara, harika bir konser veya lezzetli bir yemek gördüğümde ilk refleksim "Ne kadar güzel" demek değil, elimi cebime atıp "Bunu çekmeliyim" demek oluyor.
O anı gözlerimle değil, telefonun ekranı aracılığıyla yaşıyorum. "Bunu hissetmeliyim" ihtiyacı, yerini "Bunu paylaşmalıyım" dürtüsüne bırakmış. Konserlerde sanatçıyı kendi gözüyle değil, telefon ekranından izleyen binlerce insanız artık.
Sessizlik En Büyük Lüksümüz Oldu
Müziği çok seviyorum, evet. Yürürken, çalışırken o benim şehrin gürültüsüne karşı kalkanım, güvenli alanım. Ama bazen düşünüyorum; acaba bu kalkanı biraz fazla mı kullanıyorum?
Asansör beklerken, kırmızı ışıkta dururken, hatta en ufak bir boşlukta hemen bir şeylere bakma, bir şeyler dinleme ihtiyacı duyuyoruz. Kendi iç sesimizi duymamak için sürekli dışarıdan bir sese, bir görüntüye muhtacız. Sessizlik, modern insanın en büyük korkusu haline gelmiş.
Teknoloji geliştikçe "bağlantımız" artıyor belki ama "bağımız" kopuyor. Kendimizle, çevremizle, o an bastığımız toprakla olan bağımız zayıflıyor.
Belki de bugün küçük bir değişiklik yapıp o "hızlandırma" tuşuna değil, "duraklat" tuşuna basmak lazım. Telefonu ters çevirip, bildirim sesini değil, hayatın kendi ritmini dinlemek lazım. Çünkü hayat, ekranın bittiği yerde başlıyor.