Geçen gün karnım acıktı, dışarıdayım. Önünden geçtiğim küçük bir esnaf lokantası mis gibi yemek kokuyor. İçerisi samimi, teyzeler amcalar oturmuş yemek yiyor. Normal şartlarda, yani bir kaç sene önce olsa, o kokuyu takip eder ve içeri girerdim.
Peki ben ne yaptım? Telefonu çıkardım, haritaları açtım ve o mekanın puanına baktım. Puanı 3.8'di. Burnuma gelen o harika kokuya rağmen, sırf internette hiç tanımadığım birisi "Çorba soğuk geldi" yazıp 1 yıldız verdi diye, o dükkana girmekten vazgeçtim. Gittim, puanı 4.5 olan ama lezzeti fabrikasyon olan o popüler zincir restoranda yemek yedim.
İşte modern insanın en büyük trajedisi bu: Artık kendi gözümüze, burnumuza ve hislerimize güvenmiyoruz; algoritmaların ve elalemin yıldızlarına güveniyoruz.
Mükemmel Deneyim Arayışı Bizi Köreltiyor
Sadece yemek de değil. Bir film izleyeceğiz, hemen IMDB puanına bakıyoruz. 7'nin altındaysa, konusu ne kadar ilgimizi çekerse çeksin "Vakit kaybı" deyip geçiyoruz. Bir kulaklık alacağız, teknik özelliklerinden çok "Kargo geç geldi" diyenlerin yorumlarına takılıyoruz.
Hayatı sürekli "garantiye alma" peşindeyiz. Kötü bir yemek yeme lüksümüz, sıkıcı bir film izleme tahammülümüz kalmadı. Her anımız "en iyisi", "en popüleri", "en yüksek puanlısı" olsun istiyoruz.
Ama unuttuğumuz bir şey var: En güzel keşifler, puanlanmamış olanlardır.
Sürprizlere Kapıyı Kapattık
Eskiden "tesadüf" diye bir şey vardı.
Şimdi ise "En iyi 10 mekan", "Mutlaka gidilmesi gereken 5 yer" listeleriyle geziyoruz. Herkes aynı yerde fotoğraf çekiliyor, herkes aynı "yüksek puanlı" hamburgeri yiyor. Şehirlerimizi keşfetmiyoruz, sadece doğruluyoruz.
Bu puan takıntısı yüzünden mekanlar da karakterini kaybetti. Her yer birbirine benziyor çünkü hepsi "ortalama beğeniye" oynamak zorunda. Risk alan, farklı bir şey deneyen yok; çünkü farklı olanın puanı düşer...