Geçen gün fark ettim; Samsun’da yeni açılan bir "3. dalga" kahveciye girdim. İçerisi tanıdık geldi. Tuğla duvarlar, tavandan sarkan o sarı Edison ampuller, endüstriyel metal sandalyeler ve ahşap masalar...
Sonra düşündüm; bu mekanın aynısı İstanbul’da da var, Berlin’de de var, Tokyo’da da var. Tabelayı indirseniz, hangi şehirde, hatta hangi ülkede olduğunuzu anlayamazsınız.
Sadece mekanlar mı? Hayır. Telefonunuzdaki uygulamalara bakın. Hepsi birbirine benziyor. Logolara bakın; o asırlık, karakterli, el yazısı logolar gitti; yerine hepsi aynı tornadan çıkmış gibi duran, dümdüz, ruhsuz, kalın (sans-serif) yazılar geldi.
Biz fark etmeden dünya, devasa bir "Kopyala-Yapıştır" sahnesine dönüştü.
Risk Almaktan Korkan Tasarımlar
Bir tasarımcı olarak bu durumun sebebini çok iyi biliyorum: Korku.
Markalar, işletmeler, yazılımcılar... Kimse risk almak istemiyor. "Ya tutmazsa?" korkusu, yaratıcılığı öldürüyor. O yüzden herkes, "daha önce tutmuş" olanı kopyalıyor.
Birisi "minimalist logo" yapıyor ve satışları artıyor; hoop, ertesi gün 100 yıllık moda devleri bile o güzelim logolarını çöpe atıp aynı düz fontu kullanmaya başlıyor. Birisi "hikayeler" özelliği getiriyor; ertesi gün banka uygulamanızda bile "hikayeler" baloncuklarını görüyorsunuz.
Buna tasarımda "Blanding" (Silikleşme/Sıradanlaşma) diyoruz. Her şeyi o kadar "temiz", o kadar "kullanışlı" ve o kadar "evrensel" yapmaya çalışıyoruz ki; ortada ne karakter kalıyor ne de ruh.
Algoritmalar Bizi Tek Tipleştiriyor
Suçlusu sadece tasarımcılar değil, biraz da algoritmalar. Google, Instagram, Pinterest... Hepsi bize "En çok bu beğenildi", "Trend olan bu" diyerek aynı görselleri dayatıyor.
Evini dekore edecek kişi Pinterest'e giriyor, "Trend Evler"e bakıyor ve herkesin evi gri koltuklu, İskandinav tarzı bir showroom'a dönüşüyor. Kimse "Benim zevkim ne?" diye sormuyor, "Algoritma neyi seviyor?" diye soruyor.
Kusursuzluk Çok Sıkıcı
Eskiden bir dükkanın tabelası, sahibinin el yazısıydı. Bir web sitesinin butonu, tasarımcısının o anki ruh haliydi. Hatalıydı belki, ergonomik değildi ama bizimdi.
Şimdi her şey "Kullanıcı Deneyimi" (UX) adı altında kusursuzlaştırıldı ama aynı zamanda ruhsuzlaştırıldı. Bir arabaya biniyorsunuz, ekranlar aynı. Bir otele gidiyorsunuz, lobiler aynı.
Bence artık biraz "çirkin" olma, biraz "uyumsuz" olma vakti geldi. O mükemmel, o steril, o herkesin beğendiği tasarımları bir kenara bırakıp; karakteri olan, belki biraz hatalı ama "kendine has" işler yapmalıyız.
Çünkü bu gidişle, dünyanın her yeri, aynı "şablon"u kullanan sıkıcı bir web sitesine dönüşecek. Ve inanın bana, o sitede "Çıkış" butonu bile yok.