Paylaş

İman Nedir?

Peyami Safa’nın, 22 Eylül 1958 tarihli Milliyet Gazetesi’nde neşrettiği bir yazısı şöyle başlıyordu:

Şu kısa okuyucu mektubu göründüğü kadar ehemmiyetsiz değildir:

“Koca Peyami, şu Allah, Allahçı laflar senin ağzına yakışmıyor. Çünkü kafan işliyor ve mantığın sağlamdır. Yoksa sende de mi öteki dünya korkuları başladı?” İmza yerine de yalnızca şu cümle: “Komünist filan değil; sadece Allahsız.”

Peyami Safa’nın bu mektuba verdiği ve köşesinde neşrettiği cevabı ise şöyledir:

“Ey koca kafalı! Dünyanın Eflâtun’dan Fârâbî’ye, İbnî Sînâ’dan Mevlâna’ya, Newton’dan Hegel’e, Einstein’e, Bergson’a ve bugün hayatta bulunan doğulu-batılı meşhur ilim adamları ve filozoflara varıncaya kadar “kafası işleyen” ve “mantığı sağlam” yüz binlerce dâhi ve mütefekkir Allah’a inanırlar. Kafası dalavereden başka bir şeye işlemeyen karaborsacılar, vurguncular, düzenbazlar ve çeşit çeşit günahkârlar arasında Allah’a inanmayanlar pek çoktur.

Allah’ı körü körüne inkâr etmek kolaydır ve çok kârlı görünür: İnsanı hesap vermekten, mesuliyetten, vicdan azabından ve ceza korkusundan kurtarır. Fakat Allah’ı metafizik, felsefî ve ilmî delillerle inkâr etmek ispat etmekten daha zordur.Allah fikri öyle bir güneştir ki, O’nsuz her izah karanlıkta kalır. Allahsız filozoflar bile hedefini şaşırmayan karanlık bir tabiat şuuruna inanmışlardır. Arada bir kelime ve derece farkından başka bir şey kalmaz; mahiyet aynıdır.

Ben Allah’a öteki dünya düşüncesinden en uzak olduğum çocukluk çağımda inanmaya başladım. Bütün ömrüm bu inancımı kontrol etmekle geçti. Mizacım bakımından, inanmaktan ziyade şüphe etmeye meylim vardır. Boşuna inanmak ve boşuna şüphe etmekten çok sakınırım. Bence şüphe edilecek şeyden şüphe etmemek ve şüphe edilmeyecek şeyden şüphe etmek ahmaklıktır. Benim imanım, şüpheye karşı adım adım kazanılmış bir dikkat, inceleme, tenkid ve bilginin zaferidir.

Unutma ki, insanlar arasında Allah’a inanan dehâlar ve büyük zekâlar pek çoktur; eşekler arasında ise hiç yoktur!” (Kaynak: Peyami Safa, Kızıl Çocuğa Mektuplar, Milli Ülkü Yayınları s. 109-110).

Bu ibret verici iki mektuptan sonra, “İman” konusuna bir tanımlama getirmeye çalışacağım: İman; bir şeye inanmayı, iman etmeyi; bir düşüncenin, bir varlığın, bir olgunun, bir nesnenin mevcudiyetini dil ile ikrar, kalp ile tasdik etmeyi ve bu tasdikle ilgili pratikleri yerine getirmeyi ihtiva ve iktiza eder ve dahi İman, kesinlik ister. İhtimalle, belkiyle, acabayla; ne olur ne olmazla, orada da işimiz yolunda gitsin diyerek iman edilmez. İman, görmediğine inanmaktır; mükâfatı ise inandığını görmektir. İman, elmayı ağaçtan değil evrenin sahibinden bilmektir. Ağaç nereden bilsin elma yapmayı demektir.

Bir yüce varlığın mevcudiyetini kesin olarak kabul etmek yani varlığına iman etmek ya onu bizzat görmekle ya da fiillerinin neticelerini idrak etmekle mümkündür. İman konusundaki asıl problem, “İnsanın ve evrenin oluşumunda bir tesadüfler zinciri mi yoksa bir tasarımcının/yaratıcının tasarımı mı söz konusudur?” sorusunun cevabında yatmaktadır. Bu soruya benim verebileceğim cevap şudur: “Elbette insanın, evrenin, güneşin ve yıldızların yaratılmasında bir tasarım söz konusudur ve bu tasarım; görme eylemini bilen ve benim görme eylemini gerçekleştirebilmem için güneşe gereksinim duyacağımı da bilen yüce bir yaratıcının tasarımıdır. Hatta bu tasarımcı bizim rahat edebilmemiz için de yalnızca belli frekans aralıklarındaki görüntüleri algılamamızı sağlıyor.

Bu yüce yaratıcı/tasarımcı, varlığını bize kiminle bildirecek? Elbette içimizden seçtiği biriyle/elçileriyle/peygamberiyle. Madem elçilerini gönderecek, öyleyse onların aracılığıyla, insanın kullanma kılavuzu niteliğindeki mukaddes metinlerini/mesajlarını da bildirecek. İşte o metinler Zebur’dur, Tevrat’tır, İncil’dir ve Kur’an’dır ve bunların arasında bazı benzerliklerin olması da doğaldır; çünkü kaynak aynıdır.

Bir yaratıcıya/Allah’a iman, kâinattaki en büyük gerçekliktir ve insanın yaratılışının sırrı da burada yatmaktadır. İnsan imanı sayesinde bütün yaratılmışların üstünde bir derece kazanır ki; bunun aksi bir durum insanı, dünyadaki tüm varlıkları sömüren bir yaratık durumuna düşürür. Şimdi bizler görebiliyor muyuz dünyadaki terörün, sömürünün, işgallerin, haksızlıkların, zulümlerin, savaşların ve eşkıyalıkların gerçek kaynağının ne olduğunu: İmansızlık ve hesap verilebilirlik duygusunun körelmesi. 

Yorumlar (0)

Yorumlar editör onayından sonra yayınlanır.

Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.