Kelkit Vadisi’nin Çığlığı ve Şebinkarahisar’ın Haklı Davası
Anadolu’nun coğrafyası sadece dağlardan, ovalardan ve nehirlerden ibaret değildir; her taşın, her vadinin altında yüzyılların süzgecinden geçmiş bir tarih, bir idare ve bir kültür yatar. Karadeniz’in o çetin dağlarını aşıp iç kesimlere doğru süzüldüğünüzde, Halil Rıfat Paşa Tüneli’nin getirdiği nefesle birlikte bambaşka bir dünyaya adım atarsınız. İşte o coğrafyanın kalbinde, adeta zamanın ve unutulmuşluğun ortasında direnen kadim bir ilçe yer alır. Şebinkarahisar.
Osmanlı döneminde Karahisar-ı Şarki adıyla bölgenin sancak merkezlerinden biri olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da il statüsü taşıyan bu köklü coğrafya, 1933 yılında alınan idari tasarruflarla bu unvanından mahrum kaldı. O gün masa başında çizilen haritalar, dağların arkasındaki bu güçlü merkezi sahildeki başka illerin gölgesine mahkûm etti. Oysa harita üzerindeki çizgiler ne kadar zorlanırsa zorlansın, sahanın ve halkın gerçekliği asla değiştirilemez. Bugün o yöreye gittiğinizde vatandaşın kendi il merkezine yabancı hissettiğini, resmi işleri veya sağlık hizmetleri için dağları aşıp sahil hatlarına gitmek zorunda kalışını ve orada adeta öteki muamelesi gördüğünü büyük bir üzüntüyle gözlemlersiniz.
Sorunu sadece nostaljik bir tarih özlemi olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Şebinkarahisar’ın yeniden il olması; sadece bir unvan meselesi değil, Giresun’un güneyinden Sivas’ın kuzey eksenine, Kelkit Vadisi’nden tüm bölgeye uzanan devasa bir kalkınma ve diriliş hamlesidir. Sivas’ın merkezine kilometrelerce uzaklıktaki Koyulhisar, Suşehri, Akıncılar ve Gölova gibi vadi ilçeleri ile Alucra ve Çamoluk hattı coğrafi, ekonomik ve sosyal olarak doğrudan bu merkeze bağlı bir yaşam havzası oluşturur.

Geniş Sivas coğrafyasının uzağında kalan bu ilçeler, Şebinkarahisar merkezli kurulacak bir idari yapıyla birlikte kendi idari merkezine kavuşacak; kamu yatırımlarından hak ettiği payı doğrudan alacaktır. Alucra’dan Suşehri’ne, Koyulhisar’dan Çamoluk’a uzanan bu hat, dışa bağımlı olmaktan kurtulacak; tarımıyla hayvancılığıyla, madenciliğiyle, turizmiyle ve tarihi zenginlikleriyle kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir cazibe merkezi haline gelecektir. Sahile veya uzak büyükşehir merkezlerine sıkışıp kalmış bürokratik anlayışın iç kesimlere nefes aldırması, bu ülkenin idari adalet borcudur.
Üstelik bu mesele konuşulurken, bazı çevrelerin il olma hevesiyle Ünye ve Terme gibi taban tabana zıt, eşyanın tabiatına aykırı yapay birliktelikler yaratma çabaları da sahada karşılık bulmamaktadır. Samsun’un ovasıyla, kültürüyle ve günlük yaşam akışıyla merkeze bakan yüzü olan Terme’nin bu zorlama senaryoları ciddiye almadığı da aşikardır. Halkın aidiyet duygusunu, doğal ticari damarlarını ve sosyolojik dokusunu hiçe sayan bu tür yapay modellerin tutma şansı yoktur.

Gelin, masa başı hesapları bir kenara bırakalım. Arakümbet yaylalarının serinliğini, Halil Rıfat Paşa’nın açtığı yolların zorlu ama gururlu duruşunu, Tamzara’nın dokuma tezgahlarında saklanan kadim kültürü ve Kelkit Vadisi’nin uyanmayı bekleyen potansiyelini görelim. Şebinkarahisar’ın hak ettiği il statüsüne kavuşması; sadece bir kentin iade-i itibarı değil, Koyulhisar’dan Alucra’ya koca bir coğrafyanın makus talihini yenmesinin, kendi özgür iradesiyle ayağa kalkmasının tek yoludur.
Tarihine sahip çıkan, coğrafyasının sesini duyan bir idari akıl, bu ülkenin iç kesimlerine vurulan en güzel mühür olacaktır. Şebinkarahisar hakkını aldığında, bu ülkenin güneşte doğan yüzü biraz daha parlayacaktır.
Yorumlar (0)
Bu içerik için henüz onaylanmış yorum yok.




