Müzik dinleme alışkanlıklarımızı eleştirirken bazen kendimize fazla yükleniyoruz. "Artık dinlemiyoruz, sadece tüketiyoruz" demek kolay ama işin aslı tam olarak öyle değil. Kendi alışkanlıklarıma baktığımda fark ediyorum ki; ben müziği harcamıyorum, ben müziği hayatımın o gri anlarını boyamak için kullanıyorum.
Evet, belki evde oturup bir şarkının frekans aralıklarını analiz edecek kadar vaktim olmuyor ama o kulaklıklar benim için bir aksesuardan çok daha fazlası: Onlar benim dış dünyayla aramdaki sınır kapısı.
Sessizliği Sevdiğim Şarkılarla "Absorbe" Ediyorum
Ofisten çıktığım o anı düşünün. Günün yorgunluğu, şehrin kaosu, korna sesleri, kalabalığın uğultusu... İşte o an kulaklığı takıp "Play" tuşuna bastığımda, dünya bir anda değişiyor.
Sevdiğim bir parça çalmaya başladığında –ki bu genelde beni motive eden, ritmini ezbere bildiğim bir parça olur– o otobüs yolculuğu, o yürüyüş yolu sıkıcı bir zorunluluktan çıkıp, benim yönettiğim bir klip sahnesine dönüşüyor.
Yaptığım şey saygısızlık değil; tam tersine, o anki boşluğu, o anki sessizliği veya gürültüyü, sevdiğim sanatçının sesiyle absorbe etmek. O an orada sadece ben ve o şarkı varız.
Müzik Benim Güvenli Alanım
Bir tasarımcı olarak gün boyu gözlerimle çalışıyorum, akşam olduğunda ise ruhumu kulaklarımla dinlendiriyorum. O yüzden listemde rastgele şarkılar değil, güvendiğim, beni yarı yolda bırakmayacak, modumu yükseltecek şarkılar var.
Bilinçsiz bir tüketici değilim; aksine, o an ihtiyacım olan duyguyu bana verecek şarkıyı seçen bilinçli bir küratörüm. Motive'nin bir şarkısı beni eve yürürken daha güçlü hissettiriyorsa, o şarkı amacına ulaşmış demektir.
Belki her saniyesine odaklanamıyorum ama o şarkıların varlığı, benim için şehrin içinde nefes alabileceğim bir "güvenli alan" yaratıyor. Sanatçı bana hikayesini anlatıyor, ben de o hikayeyi alıp kendi günümün üzerine giydiriyorum. Bence müziğin en büyük büyüsü de bu: Yalnızlığımıza ve sessizliğimize en iyi eşlikçi olması.