Samsun’un Roman mahallelerinden yükselen o neşeli ritim, bugün milyonların ekranına "Kabe’de hacılar huu der Allah" nidalarıyla düşerken, aslında dijital çağın maneviyatla kurduğu o tuhaf ve bir o kadar da tartışmalı köprüye şahitlik ediyoruz. Celal Karatüre ve ekibi, ellerinde defleri, dillerinde zikirleri ve yüzlerinde o hiç eksilmeyen, her kapıyı açan sempatik gülümsemeleriyle karşımıza çıktığında; ilk başta hepimiz o mahalle sıcaklığına teslim olduk. Roman kültürünün o durdurulamaz yaşam enerjisinin ilahilerin ağır başlılığıyla birleşmesi, başlangıçta samimi bir tebliğ ya da saf bir neşe gibi algılandı. Ancak videoların sayısı arttıkça, bir esnafın dükkanında veya bir doğum günü sürprizinde patlayan o coşkulu performanslar, beraberinde ciddi bir soruyu da sürüklemeye başladı: Biz şu an bir zikre mi eşlik ediyoruz, yoksa bir şovun alkış tutan seyircileri miyiz?
Eleştirilerin odağındaki ilahilerin içinin boşaltılması argümanı tam da bu noktada haklı bir zemin buluyor. İlahiler, yüzyıllardır insanın kendi iç dünyasına çekilmesini, huşuyu ve derin bir tefekkürü simgelerken; bugün birer içerik malzemesine dönüşerek tüketilme riskiyle karşı karşıya. Celal Karatüre’nin o tertemiz niyetinden şüphe etmesek bile, kutsal metinlerin ve isimlerin eğlence sosu haline getirilmesi, maneviyatın o ağırbaşlı doğasını zedeleyebiliyor. Zikir ritminin bir oyun havası temposuna evrilmesi, meselenin özünden kopup tamamen bir performansa odaklanmamıza neden oluyor. Bu durum, maneviyatı bir hissedişten ziyade bir izlenceye dönüştürerek, kutsal olanın o dokunulmaz ağırlığını hafifletiyor. Sosyal medyanın beğeni odaklı dünyasında, zikrin bir etkileşim aracına dönüşme ihtimali, bu neşeli tablonun ardındaki asıl sessiz tehlikeyi fısıldıyor.
Sonuçta, Celal Karatüre ve ekibi bize sokağın samimiyetini hatırlatıyor olsa da, maneviyatın bir post haline gelmesiyle o derin ruhunu kaybedip kaybetmediğini sorgulamak zorundayız.
Bu konuda asıl değerlendirmeyi Türk Tasavvuf Müziği ve kültürüne ömrünü vakfetmiş kişilerden duymak beni çok mutlu eder.
Belki de sorun bu samimi kardeşlerimizde değil, her şeyi ama her şeyi birer eğlence nesnesi haline getirmeden tüketemeyen biz dijital çağ insanlarında gizlidir, kim bilir.