39 yıldır Türk Müziğin hem içinde hem önünde duran bir sanatçı olarak, sahnede ve koro provalarında yaşadığım bir ikilem var. Bir yanda müziğin teknoloji sayesinde ulaştığı sınırsız bilgi ve erişim, diğer yanda ise bu kolay bilginin getirdiği manevi sığlık ve üslup kaosu. Bu durum, sanatın özüne dair temel bir soruyu gündeme getiriyor, Sanatçı kimin sesini dinlemeli?
Büyük öncüler, bu soruyu çoktan yanıtladı. Modern dansın efsanesi Martha Graham, "Hiçbir sanatçı kendi zamanının ötesinde değildir. O kendi zamanındadır, sadece diğerleri geriden gelmektedir," derken, sanatçının öncülüğünü vurgular. Büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk de bu vizyonu, "Sanatçı alnında ışığı ilk hissedendir," diyerek pekiştirmiştir. Sanatçının görevi, toplumu pasif bir takipçi olmaktan çıkarıp, o anda var olan, ancak henüz fark edilmemiş hakikate yöneltmektir.
Bizler, toplumun kabul ettiği kurallara ve yerleşik dogmalara biat etmeyi reddeden o sıra dışı kişileriz. Sanatçı, gördüğü manevi eksikliğe, bir haksızlığa veya çirkinliğe karşı, halk dilindeki "pireye kızıp yorgan yakma" eylemini katlayarak, bütün bir şehri sarsacak biçimde tepki verir. Bu, içimizdeki fırtınalarla boğuşmanın, yanlış anlaşılmayı ve yalnızlığı göze almanın getirdiği ağır bir sanatsal sorumluluktur.
Ancak günümüzde, bu sorumluluğun gerektirdiği manevi derinlik eriyor. Türk Sanat Müziği (TSM) gibi incelik ve maneviyat gerektiren bir alanda, eserler eskiden ilmek ilmek dokunurdu. Usta-çırak ilişkisiyle aktarılan bu süreç, sadece doğru notayı değil, o notanın ardındaki hissi, tavrı ve icra ahlakını da aktarırdı. Bu, bir nevi hafızlık kültürüydü. Şimdi ise koro arkadaşlarıma notayı verdiğimde, o eserin ruhanî kaynağına değil, dijital platformlardaki binlerce farklı kayda yöneliyorlar. Bilgiye anında ve zahmetsizce ulaşmak, süreci kısaltıyor ama en değerli şeyi yok ediyor, ruh biter, teknik başlar. Koroda her ses, farklı bir kaynaktan beslendiği için üslup birliği kayboluyor; eserler duygusal bir ifade olmaktan çıkıp, kusursuz icra edilmiş ama ruhtan yoksun bir teknik gösteriye dönüşüyor.
İşte tam bu noktada, bir koro şefi olarak benim inatla kendi yorumumu onlara dayatmam gerekiyor. Bu, bir ego savaşı değil, sanatsal bir idealizm çağrısıdır. Benim ısrarım, onların dijital gürültüden uzaklaşıp tek bir vizyona odaklanmasını sağlamaktır. Bu vizyon, benim yıllar süren sorgulamalarımla süzdüğüm, TSM’nin maneviyatıyla yoğrulmuş olan ve koro ruhunun ihtiyacı olan ortak sestir. Ben onlara, teknolojinin sunabileceği teknik bilginin ötesinde, ustalığın zorluğunu ve maneviyatın ağırlığını sunmak zorundayım.
Sanatın kalıcılığı ne kadar hızlı yayıldığında değil ne kadar derin ve dürüst olduğumuzda saklıdır. Sanatçı, elindeki her aracı kullanmalı; ancak dijital kolaylığın cazibesine biat etmemelidir. Bizler, TSM’nin maneviyatını koruma sorumluluğunu taşıyanlar olarak, ışığımızı yalnızca ruhumuzun derinliklerinden gelen o sorgulayıcı vizyonla parlatmaya devam edeceğiz. Çünkü gerçek sanat, her zaman teknolojiye değil, hakikate hizmet eder.
Türk müziğini koruyacak ve gelecek kuşaklara bozulmadan taşıyabilmenin tek yolu tarzdır, tavırdır, üsluptur.