Sanat, bir milletin ruhunu, kültürel kimliğini ve tarihini taşıyan en kıymetli hazinesidir. Her nota, her fırça darbesi, her kelime, geçmişten geleceğe köprüler kurar. Bu köprülerin mimarları olan sanatçılar, toplumun en değerli fertleridir. Peki, bugün sanatçı kimliği nasıl tanımlanıyor, bu kutsal unvanın anlamı ne denli korunabiliyor? Ne yazık ki, bu soruya verdiğimiz yanıt, yüreklerimizi sızlatıyor.
İyi türkü söyleyene türkücü, güzel şarkı okuyana şarkıcı deriz. Hatta her söyleyene okuyucu deriz. Bakmayın siz sol ile la arasındaki farkı bile bilemeyen, birilerine özenip de ortalıkta boy gösteren taklitçilere.
Sanatçı tanımı, çok daha ötesini kapsar. Gerçek sanatçı, bir eseri sadece seslendiren değil, onu ilmek ilmek dokuyan, bestecinin derdini anlayan, kendi ruhundan bir parça katan ve bu derinliği dinleyiciye aktarabilen kişidir.
O, sadece icra eden değil, aynı zamanda yeniden yaratan, esere kendi yorumuyla yeni bir soluk getirendir. Sanatçı olmak, bir meslekten öte, bir yaşam biçimi, bir adanmışlıktır.
İşte tam bu noktada, bir unvanın değeri üzerine düşünmek elzem hale geliyor. Gerçek sanatçılık unvanı, hangi makamda verildiği ile değil, toplumun gönlünde ne denli yer ettiğiyle ölçülür. Bir sanatçıyı sanatçı yapan, bir kurumun kapısından verilen resmi bir belge değil, eserleriyle kalplerimize dokunuşu ve zamanın süzgecinden geçerek kazandığı kalıcılıktır.
Ne acıdır ki, günümüz sanat ortamında, bu derin anlamın nasıl da hoyratça çiğnendiğine tanık oluyoruz. Devlet mekanizmalarında, kamusal kurumlarda sanatçı kadrolarının oluşması, ilke olarak sanata ve sanatçılara destek sağlamayı amaçlar. Ancak bu kadroların belirlenmesinde, özellikle de şef ve şef yardımcılığı gibi kilit pozisyonlarda devlet konservatuvarı veya herhangi bir müzik lisans diplomasının mutlak bir ön koşul olarak görülmesi, sanatın doğasıyla taban tabana zıt bir durum yaratabiliyor.
Bir mühendisin, bir doktorun diplomasız mesleğini icra etmesi düşünülemez. Ama sanat, özellikle de Türk müziği gibi derin kökleri olan bir gelenekte, sadece akademik bir diploma ile ölçülebilecek bir alan değildir. Sanat; birikimle, deneyimle, duyguyla, yaşanmışlıkla, ustadan çırağa geçen geleneğin ruhuyla yoğrulur.
Küçük yaşlardan itibaren kendisini ustalardan aldığı eğitimle geliştiren, kendisinden sonrakilerin yetişmesine ömrünü adamış, hocalık makamında sayısız insan yetiştirmiş bir ismin, sırf diploma sahibi olmadığı için dışlanması, sanatın özüne vurulan ağır bir darbedir. Bu durum, yılların emeğiyle edinilmiş ruhu öldürüyor, sayısız emektarı üzüyor ve mağdur ediyor.
Unutmayalım ki, Türk müziğinde saygınlık ustalıkta, üstatlıkta ve halkın gönlündeki kabullenmişlikte yatar; dört beş yıllık süreçte alınan bir diplomada değil. Elbette gönül ister ki herkes bu uğurda en azından lisans eğitimi alsın. Ancak Türk müziğinde üstatlık, diplomayla değil, edindiği birikimleriyle ve yetiştirdiği değerlerle ispat edilmiştir.
Sanat mühendisliği icat etmek gibi bir yanılgıya düşmek, kültürümüze ve sanatımıza faydadan çok zarar verir. Sanat, ruhla, ilhamla ve kültürel derinlikle beslenir; standartlaştırılmış formüllerle değil. Gözlemlerle yapılan değerlendirmeler, bu işin yaşatılmasında büyük emekleri olanları ve toplumda kabul görenleri ihmal etmemelidir. Diploma sahibi, ancak sanat ve müzik yaşamı daha kısa olan kişilere öncelik verilmesi, bu alana ömrünü adamış değerlerin emeğini yok sayar.
Bu durumun maddi ve manevi yansımaları da ağır oluyor. Devlet mekanizmalarında kolayca yer bulan ve iyi ücretlerle yaşamlarını garanti altına alan kişiler varken, gerçekten emek veren, kendini Türk müziğine ve kültürüne adamış sanatçılarımızın çok basit ortamlarda ve zorlu koşullarda mücadele etmesi büyük bir tezat oluşturuyor.
Ben resmi memur sanatçıyım edasıyla dolaşanların varlığı, yıllarını sanata vermiş, ruhunu, yaşamını feda etmiş, ancak yükselmek için gerekli imkanlara sahip olamadığı için hak ettiği değeri göremeyen gerçek emektarlarımızın kalplerinde derin bir yara açıyor.
İşte bu liyakatten uzak, eş dost hatırına yapılan kadrolaşmalar, sadece bireysel haksızlıklara yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda topluma ve sanata, özellikle de Türk müziğine amatör ruhu ve devamlılığı öldürücü bir darbe vuruyor.
Sanat, samimiyetle yeşeren bir alan iken, bu tür uygulamalar genç yeteneklerin hevesini kırıyor, onları gelecek kaygısıyla sanattan uzaklaştırıyor. Böylece kültürel mirasımızın aktarımında ciddi aksaklıklar yaşanabiliyor, geleceğin sanatçıları daha doğmadan yok edilebiliyor.
Bu çarpık sistemin getirdiği zararı görerek, devleti yönetenlerin bu durumu yeniden değerlendirmesi, adaleti ve liyakati temel alan yeni bir yol haritası çizmesi elzemdir. Sanat eğitimimizin de bu gerçekliği göz önünde bulundurarak, sadece teorik bilginin değil, pratik deneyimin, kültürel aktarımın ve gerçek yeteneğin önceliklendirildiği bir yapılanmaya gitmesi, bu kısır döngüyü kırmanın ilk adımı olacaktır. Aksi takdirde, sahnelerimiz diploma sahibi, resmi sanatçılarla dolarken, sanatın gerçek sesleri, mütevazı ortamlarda sessizliğe bürünmeye devam edecektir.
Unutulmasın ki, kolayca yükselenler, yalnızca kendi vicdanlarıyla değil; sanatın gerçek sahipleriyle, yıllarını bu kutsal davaya adamış, özverili insanlarla muhatap olduklarını da bilmelidirler. Zira kadrolu olanlar bir devlet memurluğu garantisindedir; oysa gerekli imkanlara sahip olamayıp yükselemeyen, kadrosuz sanatçılar, kimseye boyun eğmeyen, sanata ve Türk Müziği'ne ömrünü adayan gerçek fedakarlardır.
Bu sözlerimiz, elbette ki sanatçı kadrolarını gerçekten hak eden, liyakatiyle orada bulunan hiçbir değeri kapsamamaktadır. Tam tersine, onların yanındayız, onların mücadelesine de destek oluyoruz.
Sanat, emek ister fedakârlık ister sürekli bir kendini yenileme ve adanmışlık ister. Gerçek sanatçılar, kolay yoldan unvan ve makam peşinde koşanlar değil, sanata verdikleri ruh ve alın teriyle eserlerini var edenlerdir. Onların değeri, hiçbir kadro ya da makamla ölçülemez. Onlar, kültürel mirasımızı omuzlarında taşıyan, sessiz kahramanlarımızdır.
Bu yazının amacı, kimseyi hedef göstermek değil, yalnızca bu konudaki gözlemlerimizi ve düşündüklerimizi samimiyetle paylaşmaktır. Sanatımızın ve sanatçılarımızın hak ettiği saygıyı ve değeri görmesi, hakkaniyetin yeniden tesis edilmesi, hepimizin ortak sorumluluğudur. Ve bu kez, liyakat ile emek verenler, ömrünü sanata adayanlar kazansın.