Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir cümle, üzerine saatlerce düşünmeme sebep oldu. O kadar basit, o kadar da gerçekti ki, hepimizin zaman zaman içine düştüğü bir yanılgıyı kelimelere döküyordu. Şöyle diyordu o söz: "Sorun çıkmasın diye idare ettiğiniz her saygısızlık, hadsizliğin cüretini artırır."
Ne kadar da doğru, değil mi? Günlük hayatımızda defalarca yaşadığımız bir durum bu. İş yerinde, arkadaş çevremizde, aile içinde, hatta trafikte bile… Birisi haddini aşıyor, bize veya çevremize karşı saygısızca bir davranışta bulunuyor. İlk tepkimiz genellikle ne oluyor? Aman şimdi ortalık karışmasın, boş ver, ben alttan alayım, zaten hep böyle, ne olacak ki? gibi düşüncelerle durumu idare etmeye çalışıyoruz. Bir nevi, anlık bir huzur satın alıyoruz.
Peki, bu huzur gerçekten kalıcı mı oluyor? Ne yazık ki hayır. Aksine, tam da o sözde belirtildiği gibi, attığımız her adımda hadsizliğin ve saygısızlığın cüretini artırıyoruz. Tıpkı şımarık bir çocuk gibi, sınırları zorlayan kişi karşılık görmediğinde, davranışlarının bir yaptırımı olmadığını anlar. Bir dahaki sefere daha da ileri gider. Çünkü bilir ki, yine sorun çıkmasın diye sessiz kalınacaktır.
İşin daha da vahimi var: Sınır tanımayan bu davranışları görmemeye devam ettikçe, saygısız olan kişi zamanla bizim bu duruma alışkın olduğumuzu, hatta belki de bunu hak ettiğimizi düşünmeye başlar. Öyle ki, hadsize hadsiz olduğunu bildirmesek zamanla bizi hadsizlikle suçlar sözü, bu acı gerçeği çarpıcı bir şekilde özetler. Karşımızdaki kişi, bizim tepkisizliğimizi kendi doğrusu olarak kabul eder ve bir gün artık buna dayanamayıp sesimizi yükselttiğimizde, bir anda bizi hadsiz ! olmakla itham edebilir. Şimdiye kadar niye sustun?, Ben hep böyleyim, sen neden şimdi sorun ediyorsun? gibi cümlelerle karşılaşabiliriz. Bu, hadsizliğin bir adım ötesi, bir nevi gasptır; mağduru suçlama cürretidir.
Bu durum, zamanla hem bizi yıpratır hem de ilişkilerimizi zehirler. Sürekli alttan almak zorunda kaldığımız, içten içe rahatsız olduğumuz bir ortamda ne kadar mutlu olabiliriz? Öz saygımız yavaş yavaş aşınır. Karşımızdaki kişi ise, bizim sessizliğimizi bir onay gibi algılayıp, saygısızlığın dozunu her geçen gün artırır.
İşin daha tehlikeli yanı, bu durumun bir toplumsal alışkanlığa dönüşebilmesidir. Küçük küçük hoşgörülerle başlayan bu süreç, sonunda sınırı olmayan, herkesin birbirine karşı daha rahat davrandığı, saygının gittikçe azaldığı bir ortama evrilebilir. Trafikte korna çalmaktan, sırada öne geçmeye, yüksek sesle müzik dinlemekten, başkalarının alanına tecavüz etmeye kadar pek çok örnek verebiliriz.
Peki ne yapmalı? Bu, elbette her saygısızlığa anında kavga çıkarın demek değil. Ama kesinlikle sınırlarımızı belirlemekten ve gerektiğinde buraya kadar diyebilmekten geçiyor. Bunu yaparken nazik ama net olmak, duygularımızı ifade etmek, bazen sadece bir bakışla, bazen de birkaç cümleyle karşımızdaki kişiye sınırı göstermek mümkün.
Unutmayalım ki, kendi sınırlarımızı korumak, sadece kendimize değil, aynı zamanda sağlıklı ilişkiler kurabilmek ve daha saygılı bir toplumda yaşayabilmek için de bir görevdir. Bir davranışın yanlış olduğunu bildiğimiz halde sessiz kalmak, o yanlışa ortak olmak gibidir aslında.
Aman sorun çıkmasın derken, aslında daha büyük sorunların tohumlarını ekiyor olabiliriz. Belki de artık huzurumuzu bozmasınlar demek yerine, huzurumuzu bozmaya kalkışanlara bir dur demek zamanıdır.
Hadsizler bizlere hadsizce had bildirmeye kalkmalarına fırsat bırakmadan hadlerini bildirmek gerek.. Ne dersiniz?