“Biz dünyayı atalarımızdan miras değil çocuklarımızdan emanet aldık.”
Kazanma ve tüketim hırsı, yeni kaynakların kullanılmasını zorunlu kılarken; o da doğanın tahribatına neden oluyor. Atmosferdeki zararlı gazların çoğalması, çevre kirlenmesi, küresel ısınmadaki artış da doğal felaketlere neden oluyor. Buzullar eriyor, iklimler değişiyor; yazın kavrulurken ortalık, kışlar daha da soğuk geçiyor. Seller, kasırgalar, tayfunlar da ardından.
Mavi gezegeni yavaş yavaş yok ediyoruz!
Yeni “iklim yasası”nın tartışmaları da sürüyor. Verimli tarım alanlarını maden şirketlerine altın tepside sunmak olarak yorumlanıyor.
Diğer yandan doğanın talanına karşı her yerden itiraz sesleri yükseliyor.
Altın madenciliği için kullanılan siyanür, toprağı, suyu havayı hatta hayatın tüm alanlarını zehirliyor.
Maden şirketlerinin dışında hepimiz kaybediyoruz.
Son yıllardaki kanun değişiklikleriyle tüm doğal varlıklar madenciliğin hizmetine veriliyor. Mutlak korunması gereken ormanlar, milli parklar, yaban hayatı alanları, su havzaları madenciliğin yıkımından kaçamıyor.
Acele kamulaştırmayla verilen madencilik ruhsatları, işletme alanı içindeki köyleri yok ediyor. Topraklarından koparılan köylüler göçe ve yoksulluğa mahkum edilirken, çevre onarılamaz bir biçimde tahrip ediliyor. Bir nikah yüzüğü için 20 ton toprağın zehirlendiğini düşünürsek felaketin boyutlarını kestirmek gittikçe zorlaşıyor.
Çevre örgütleri, siyanürle yapılan madenciliğin yasaklanması gerektiğini söylüyorlar.
Tarım alanlarımıza, meralarımıza, toprağımıza, havamıza, suyumuza sahip çıkalım.
Yaşam altından değerlidir, unutmayalım.