900 yılı aşkın süre üç kıtaya hâkim olan Osmanlı İmparatorluğu, 1600’lı yıllardan sonra giderek zayıflamış ve girmeye zorlandığı I. Dünya Savaşı’nda da kaybeden blokta yer aldığı için SEVR Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı,
Bu antlaşma ile elinde kalan son vatan toprağı Anadolu’nun da başta sahil bölgeleri olmak üzere, büyük bir kesimi savaşın kazanan ülkeleri tarafından paylaşılmıştı.
Bu işgal, Türklerin kendi vatanında esarete mahkûm edilmesi demekti. Ama işgalcilerin hesap edemedikleri birisi vardı. Başlattığı Milli Mücadeleyi zaferle sonlandıran Mustafa Kemal ve dava arkadaşları, hukuk ve laik düzeninde kurdukları Türkiye Cumhuriyeti ile biz Türklere üzerinde özgürce yaşadığımız bu ülkeyi armağan etmişlerdi.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 1.Dünya Savaşı gibi büyük bir yıkımdan sonra yapılan reformlarla hızlı bir kalkınma dönemine girmesine ve Osmanlı’dan kalan savaş borçlarını da ödemesine rağmen, kısa süredetek kuruş dış borcu bulunmayan bir ülke haline gelmişti.
Ne yazık ki, bu vatanda yaşayan bizler, bize armağan edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin ve sahip olduğumuz özgürlüklerin değerini bilemedik.
Çok partili demokrasiye geçtikten sonra iktidara gelen Demokrat Parti, güç zehirlenmesine uğrayarak demokrasinin olmazsa olmaz bazı uygulamalarını rafa kaldırarak, iktidarda kalabilmek için kurduğu “TAHKİKAT KOMİSYONU” ile muhaliflerini mahkûm ettirdi.
Böylece karşı düşüncede olanların siyaset yapması engellendiği gibi hepimizin ortak değeri olan dinimizde ilk kez, o dönemde siyasetin aracı haline getirilmeye başlamıştır.
Sonu da, hiç kimsenin onaylamayacağı darbe ve siyasi idamlarla bitti. O dönemde yaşananlar hala Türk halkının vicdanını sızlatmaktadır.
O dönem de yaşanan siyasi olumsuzluklar bir yana, Türkiye yine ilk kez ileriki yıllardada sürdürmek zorunda kalacağı Marshall Yardımı adı altında dış borçla tanışmıştı.
Ne var ki, böylesine kötü bir dönemden yeterli ders almayan siyasetçilerimiz,sonraki yıllarda da uzlaşıdan uzak siyasi rekabeti ve dinimizi acımasızca siyasi araç olarak kullanmayı sürdürdüler.
Hırslarına ve egolarına yenik düşen siyasetçilerin uzlaşmaz yönetim anlayışlarıve ülkeyi dışarıdan alınan borç kredilerle yönetir hale gelmeleri sonucu demokrasimiz ekonomik krizler, yeni darbe ve muhtıralarla yara alarak devam edebildi.
Bu arada yapılan siyasi hatalar sonucu sıkça yaşanan büyük ekonomik krizler ve enflasyonlar ülkemizin kaderi haline gelirken, 2002 de tek başına iktidara gelen AKP Hükümeti de ilk beş yıl sonrasında,güç zehirlenmesine uğrayarak geçmişte yapılan yanlışlarınçok daha fazlasını yaptı.
2017 yılında yapılan Referandum sonrası 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesi ile başlayan yeni süreç sonrası,ülkemizher türlü kararı alan ve iktidar oylarının çokluğu nedeniyle onay makamı haline gelen TBMM ileadeta TEK ADAM rejimine dönüşmüştür.
Artık günümüzde, demokrasilerde olması düşünülemeyen ne varsa olağan hale gelmiştir. Bazılarını hatırlamak dahi, ülkemizin içinde düştüğü açmazı anlatmaya yeterli olacaktır diye düşünüyorum.
- Tüm Cumhuriyet dönemlerinin kazanımı olan çok sayıda şeker fabrikası, Karabük ve İskenderun Demir Çelik ve Eti Bakır ve Eti Alüminyum tesisleri, sigara fabrikaları, Sümerbank kumaş ve ayakkabı fabrikaları özelleştirme adı altında yok edildi.
- Telekom gibi stratejik önemi büyük iletişim tesisi, Tekel ve içki fabrikaları,Türkiye Elektrik Kurumu, TÜPRAŞ, PETKİM, SEKA ve diğer kâğıt fabrikaları, çok sayıda liman, Elektrik Santralleri, TÜGSAŞ,TİGEM Arazileri, Çimento Fabrikaları, ASELSAN AŞ, Bankalar.
- İktidar yanlısı iş insanlarına verilen dış alım (İthalat) izinleri nedeniyle, temel gıda maddelerimiz dahi dış alımla sağlanma yolu seçildi. Bu nedenle, tarım ve hayvancılıkla geçinen köylümüz, ürettiği ürünlerin para getirmemesi nedeniyle toprağından kopartılması ile tarım ve hayvancılık bitme noktasına gelmiştir. 20-25 yıl önce kendinse yeten 7 ülkeden biri olan ülkemiz, artık buğday, arpa, mısır, mercimek gibi temel gıda maddelerini dahi dış ülkelerden almak zorunda kalmıştır.
- Kendi ülkemizde yetişebilen onca temel gıda maddesinin ve büyük baş hayvanın dış alımla sağlanması, döviz açığımız büyümesine ve dış borcumuzun da katlanarak artmasına neden olmuştur.
Ne yazık ki, artık bunların hiç birisini yerine koyma şansımız kalmadığı gibi kaybettiklerimiz bunlarla da sınırlı kalmamıştır.
Son yıllarda hızla artan bir şekilde ülkemizin geleceği açısından çok önemli olan çok değerli yer altı madenlerimizi de, çıkartmaları için yabancı ülke şirketlerine adeta dağıtılmaktadır.
.
Bunca milli servetimizin elden çıkması sonucu, ülkemizin hazinesini besleyen gelir kaynaklarının kalmamış olması nedeniyle, dış borcumuzun faizleri dahi yurt dışındaki bankerlerden alınan borçla kapatılır hale gelmiştir.
Yazımın yarın yayınlanacak 2. Bölümünde ülkemizin son dönemlerde yaşadığı özgürlük ve hukuk sorunlarına değineceğim.
Sağlıklı ve sorunsuz günler dileğiyle…