Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 83. yılı.
Her geçen yılda daha da büyüyen bir sevgi, daha da güçlenen bir saygı ve her geçen yıl daha da özlemle dolan bir duygunun anlamıdır önder Atatürk.
'Türk Milleti'ne en büyük emanetim' dediği Cumhuriyet ise her geçen yıl daha da anlam kazanıyor.
Atatürk'ün vefatına günler kala Cumhuriyet'in 15. yılı kutlamalarına Ankara'da katılmak için hasta yatağında verdiği mücadeleyi düşününce, içim burkulur her 10 Kasım öncesi.
Çok istemesine ama doktorlarının izin vermemesine rağmen 'gitmeliyiz' diye direten Atatürk, sonunda yürümekte zorlandığını görünce şöyle der;
"Oraya gitmişken arabaya kadar kendim yürümeliyim, arkadaşlara ve milletime selamlama yapmalıyım. Sanırım bunları yapacak gücümüz yok".
Yani çok istemesine rağmen gidememişti Ankara'ya Atatürk.
22 Ekim'e gelindiğinde de iyice hastalığı ilerlemişti.
İlk kez komaya girip uyandığında 'Bana ne oldu?' diye sordu.
Önceden bu soruya karşı standart bir yanıt, daha doğrusu tek tip bir yalan hazırlanmıştı:
'Biraz fazlaca ve derince uyudunuz efendim.' denildi.
'Ya bu karyola niye değiştirilmiş?' diye sordu.
'Temizlik yapmak lazımdı, aynı zamanda bir değişiklik olur diye de düşündük.' dediler.
Atatürk bu kısa ve kaçamak yanıtlardan neler olup bittiğini tahmin etmişti. Genel sekreterini bu sıkıntıdan kurtarmak için:
'Ne ise...' dedi, ' gerisini sormayacağım.'
Ve nihayet 29 Ekim geldi. O gün Cumhuriyetin 15. yaş günüydü.
Ankara Hipodromu'ndaki törenler öncesinde Celal Bayar, Ata'nın orduya mesajını okurken, O, sarayda kısılıp kaldığı yatağında Salih Bozok'a durup durup, 'Ah Ankara... Ah Ankara'ya gidemedik...'diye yakınıyordu.
Akşam olunca havaî fişekler gökyüzünü aydınlatmaya ve patırtıları duyulmaya başlandı. Atatürk bu gürültüyle uyandı ve zile basıp sofracı Kâmil'i çağırdı.
'Bu patırtılar nedir?' diye sordu.
Sofracı Kâmil, Atatürk'ü üzmemiş olmak için:
'Gök gürlüyor Paşam' diye yanıtladı.
Atatürk, yanıtın amacını ve saflığını anlayınca dudağının kenarıyla gülümsedi.
Yaverleri ilgililere telefon edip, havaî fişek gösterisinin durdurulmasını istediler.
O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu.
29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askerî Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu. Öğrenciler vapurdan, 'Atamızı görmek istiyoruz' diye bağırdılar.
Ardından da İstiklal Marşı'nı ve 10. Yıl Marşı'nı söylemeye başladılar. 'Çıktık açık alınla/10 yılda her savaştan' dizeleri Dolmabahçe'nin hüzünlü duvarlarında çınladı.
Atatürk o sırada yatağında doğrulmuş, oturuyordu.
Yanındakiler, son düşmanı ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler.
Atatürk 29 Ekim'den 7 Kasım'a kadarki 10 günü yarı uyur yarı uyanık vaziyette geçirdi.
8 Kasım'a girilirken, kendini bilmiyordu.
Gözleri açık. Ama dalgın.
Bir ara 'Saat kaç?' diye sordu.
'07.00 efendim.' dediler.
Başucunda bekleyen Dr. İrdelp'e dikkatle baktı ve;
'Aleykümselam' dedi.
Son sözü bu oldu.
9 Kasım Çarşamba sabahı Atatürk derin bir komaya girdi.
O komadan bir daha çıkamayacaktı.
9 Kasım - Saat 20.00... Resmî tebliğe;
'Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumî ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir.' yazıldı.
Artık tıbbın yapabileceği bir şey kalmamıştı.
9 Kasım - Saat 24.00... Resmî tebliğ:
'Saat 20.00'den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumî ahval vahamete doğru seyretmektedir.'
Atatürk güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor, kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
Saat 09.00 olduğunda dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.
Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu.
Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.
İçeride saray tam bir sessizliğe gömülmüştü.
Bir ara Hasan Rıza Soyak (Genel Sekreteri)
'Koca bir tarih göçüyor' dedi.
Saat tam 9'u 5 geçiyordu.'
Atamızı 83 yıl önce sonsuzluğa uğurladık.
Ancak önder Atatürk kurucusu olduğu ve emanet ettiği Türk Miilleti'nin kalbinde 83 yıldır yaşıyor ve ilelebet yaşayacak.
Aramızdan ayrılışının 83. yılında sevgi, saygı, minnet ve özlemle anıyoruz.
.jpg)