Kredi kartı ekstremize şöyle bir göz attığımızda, hiç kullanmadığımız ama her ay sessizce bizden para çeken o dijital "premium" üyelikleri görmezden gelmeye alıştık. Film izlemek, müzik dinlemek, not tutmak, bulutta fotoğraf saklamak, hatta artık arabamızın koltuk ısıtmasını çalıştırmak için bile aylık bir ödeme yapmak zorundayız.
Farkında mısın, biz aslında "sahip olma" kültürünü tamamen kaybettik. Eskiden bir filmin DVD'sini alır rafımıza koyardık, sevdiğimiz bir sanatçının kaseti veya plağı tamamen bizim olurdu. Yıllar geçse de o fiziksel nesne bizimle kalırdı. Şimdi ise devasa teknoloji şirketleri bize sınırsız bir kütüphane sunuyor ama o kütüphanede aslında bize ait hiçbir şey yok. Kredi kartımızdan o aylık ücret çekilemediği gün, yıllarca biriktirdiğimiz o devasa dijital evren bir anda ellerimizden alınıyor. Artık satın almıyoruz, sadece geçici bir "erişim hakkı" kiralıyoruz.
Bu abonelik sisteminin en büyük hilesi, o küçük ve "masum" aylık meblağlarla bizi uyuşturması. Ufak ufak ödediğimiz o paralarla aslında hiçbir fiziksel karşılığı olmayan dijital kiralara devasa servetler akıtıyoruz. İşin psikolojik boyutu ise çok daha ağır. Bu sistem bizi her şeye aynı anda erişebilen ama hiçbir şeye tam anlamıyla odaklanamayan dijital obezlere dönüştürdü. Cebimizde milyonlarca şarkı var ama baştan sona tek bir albümü duraklatmadan dinleyecek sabrımız kalmadı. On binlerce filmin olduğu platformlarda, ne izleyeceğimizi seçmeye çalışırken menüler arasında kaybolup ekranı kapatıyoruz.
Her şeyin kiralık olduğu bu çağda, insanın gerçekten "benim" diyebileceği somut bir nesneye sahip olmasının değeri yeniden artıyor. O çok övülen abonelik devri, yavaş yavaş büyük bir yorgunluğa dönüşüyor. Çünkü hiçbir şeyin tam anlamıyla sana ait olmadığı bir dijital dünyada var olmaya çalışmak, insan ruhunu derinden yoran sinsi bir kölelikten farksız.