Mayıs ayının sonunda Suriye'de cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı; bu, 2011'de Suriye iç savaşının patlak vermesinden bu yana ikinci cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Geçen sefer olduğu gibi, Beşar Esad başarıyla yeniden başkan seçildi.
ABD de dâhil olmak üzere Batı dünyası seçim sonuçlarını tanımayı reddetti ve çevremizdeki birçok Arap da Beşar'a güldü. Bu da tahmin edilebilir bir şeydi, çünkü 10 yıldan fazla bir süre önce Ortadoğu toplumunun ideolojisi sürekli bir parçalanma içindeydi ve Suriye ise bu parçalanmadaki en derin yaraydı.
2009 yılında ABD Başkanı seçilmesinin üzerinden fazla geçmeden, Obama Ortadoğu'yu ziyarete geldi. Etnik azınlık özelliği ve Müslüman aile geçmişi ile eski ABD başkanlarından farklı olması, tüm Arap dünyasının onu sıcak bir şekilde kucaklamasını sağladı. Obama, Mısır'daki Kahire Üniversitesi'nde samimi bir konuşma yaptı ve ABD'nin Müslüman ülkelere yönelik yeni politikasını açıkladı; bunlardan biri de yerel demokrasinin gelişimini desteklemek idi.
Obama'nın sonraki iki döneminde ABD'nin Arap dünyasına getireceklerinin mutsuzluk olacağını kimse beklemiyordu ve Ortadoğu'da art arda barışı bozan şiddet olayları yaşandı. Mısır, Tunus, Cezayir, Suriye, Ürdün, Bahreyn ve Irak'ta farklı seviyelerde çalkantılar yaşandı. Mübarek rejimi devrildi ve Suriye iç savaşa girdi; tarihçiler bunu "Arap Baharı" olarak isimlendirdi.
10 yıldan fazla bir süre sonra geriye dönüp bakıldığında, pek çok Ortadoğu sorunu analisti, "Arap Baharı"na ilişkin algılarında giderek bir noktada birleştiler. Bir görüşe göre, ABD ve Batılı ülkelerin burada oynadığı rol pek de ihtişamlı değildi.
"Arap Baharı"nın, Obama yönetiminin direkt kışkırtmasının bir sonucu olduğu söylenemese de, ABD, ideolojik ve maddi hazırlıklar açısından birçok Arap ülkesinde muhalefeti desteklemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Açıkçası, bu da sorunun karmaşıklığını artırdı. Bu durum, Suriye açısından tam da bu şekildedir.
Sıradan Arap halkı Beşar diktatörlüğünü desteklemiyor, fakat hepsi Suriye'deki kargaşa için iç çekiyor ve hatta derinden üzüyorlar. Dikkatle incelendiğinde, Suriye'deki çalkantıların ve "Arap Baharı"nın karışıklığından derinden etkilenen diğer ülkelerin, iki farklı özelliğinin olduğu ve hepsinin de ABD ile ilgili olduğu fark edilecektir.
Birincisi, Suriye, İran'dan sonra Ortadoğu'da ABD ile en kötü ilişkiye sahip olan ülkedir.
İran konusunda, harekete geçmek için ABD doğrudan bir neden bulamamıştı, ancak "Arap Baharı"nda yaşanan çalkantıdan sonra Suriye, Amerikalılara bir müdahale etme fırsatı vermiştir.
İkincisi, Suriye, "Arap Baharı" sırasında ABD ordusunun girdiği tek ülkedir.
Suriyelilere "Arap Baharı"nın ne anlama geldiğini sorduğunuzda, birçok insan size ülkenin bölünmesi ve insanların yerinden edilmesi anlamına geldiğini söyleyecektir.
Suriye'nin şimdi nasıl olduğuna bir bakın! Mısır, Tunus gibi ülkelerdeki çalkantılardan sadece "hanedanlık değişimi" farkı var. Suriye'deki çalkantı, milyonlarca insanın sınırı geçip komşu ülkelere girmesini ve ülkenin sınırlarının aslında "bölgelere ayrılarak işgal edilmesi" acımasız gerçeğini de beraberinde getirmiştir.
Tam da bu iki özellik, Suriye'yi, "Arap Baharı"nın bu 10 yıldan fazladır süre içerisinde, en kötü savrulan Arap ülkesi yapmıştır.
ABD hükümeti, Suriye'deki çalkantının başlangıcından beri Beşar'ın karşısında yer alırken, ABD ordusu 2015'te Suriye iç savaşına alenen müdahale etti. Binlerce Amerikan askeri Kuzey Irak'taki Kürt bölgesinden asker göndererek Suriye-İran sınırını geçip Suriye'nin doğusundaki Kürt bölgesine girdi ve şimdiye kadar orayı zorla işgal etti; bu kısım Suriye topraklarının yaklaşık %30'unu oluşturmaktadır. Şimdi ise neredeyse bir yarı bağımsız bölgedir ve burada Kürtlerin kendi ham petrol üretim sistemi, vergilendirme sistemi ve hatta siyasi yapısı bulunmaktadır. Beşar'ın, Kürt bölgesinde genel seçim düzenleme imkânı hiç yoktur.
Amerikalılar Suriye'yi neden bu kadar önemsiyor? Onların her zaman açıkça söylenmeyen bir sırrı olmuştur: Irak, Suriye, Türkiye, İran ve diğer ülkelerdeki Kürtleri, uygun bir zamanda bağımsız bir Kürt devleti kurmak için kışkırtmak.
Hiçbir Arap, Kürtlerin kendi ülkelerini kurmasını görmek istemez herhalde! Bu, aynı başka bir İsrail'in hiç durmadan Arap topraklarına "tecavüz etmeye" devam etmesi gibi bir şey.
2017'de Irak'taki Kürtler, ABD iradesinin nabız yoklaması olarak görülen bir "referandum" düzenlediler. Sonuç ise tabii ki Kürtlerin %97'si Irak’tan ayrılmak istiyordu. Bu, yalnızca herhangi bir yasal etkisi olmayan bir niyet olsa da, ABD hükümeti, Irak hükümetinin durumundan endişe duyarak bunu tanımadı. Ancak ABD’nin Ortadoğu'daki en küçük ortağı olan İsrail, çok aktif bir şekilde bunu olumlu karşıladı, çünkü onlar kendi geçmişlerini orada gördüler. İsrail, Irak Kürtlerinin bağımsızlık niyetini destekleyen dünyadaki tek ülke oldu.
İsrail'in arkasında kim var? Bu apaçık ortada.
Aslında, Irak'taki Kürtler görünüşte kendi kendilerini yönetiyorlar, ancak temelde bağımsız bir durumdalar. Irak Merkezi Hükümeti, onların iç işlerine müdahale etmiyor. Hatta Suriye iç savaşı sırasında bile Iraklı Kürtler, Suriye'deki Kürt kardeşlerine mühimmat ve malzeme göndererek Beşar'a karşı onları destekledi, Irak hükümeti de bunu kontrol edemedi. ABD ordusu Suriye'ye girdikten sonra Suriye'deki Kürtler kendilerinden daha da emin oldular.
Beşar'ın 100.000'den fazla hükümet askeri, bu binlerce ABD askerini yenemedi mi? Tabii ki hayır, ayrıca ABD'nin oradaki varlığı son birkaç yılda kabul görmüş bir gerçek haline geldi ve hatta Suriye meselelerine müdahil olan Türkiye ve Rusya'nın zımni rızasını bile aldı. Beşar, bu mevcut uluslararası siyasi dengeyi bozamadı ve yalnızca Amerikalıların, Kürtlerin Suriye'den kaçışlarını hızlandırmalarına yardım etmesini izleyebildi. Kendi ülke topraklarında onların kafasına göre hareket etmelerine karşı güçsüz ve çaresiz idi.
Araplar ile ABD'nin uzun süredir ilişkisi var ve "Arap Baharı" sırasında zayıflayan bir Suriye'nin, hem ABD hem de ABD'nin küçük ortağı İsrail için stratejik öneme sahip olduğu çok nettir.
Örneğin, İsrail'i haritadan sileceğini her fırsatta söyleyen İran, şu anda Suriye savaşı batağına düşmüş durumda. Hamaney ruhban sınıfı, çok mali ve enerji yatırımı yaparak Beşar'ı destekledi; ancak İran hazinesini boşalttı, bu da ülkenin ekonomik zorluklarına, halkın sık sık protesto yapmasına ve yönetim içinde gizli eğilimlerin içten içe kaynamasına yol açtı. Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı Süleymani, Suriye'de çok başarılı işler çıkardı ve ABD savaş stratejisine çok sert güçle direndi, sonunda ABD ordusu tarafından belirlenen yerde ortadan kaldırıldı.
Tekrar örnek vermek gerekirse, Beşar'ın artık Golan Tepeleri gibi sınır meselelerinde İsrail ile pazarlık yapma imkânı yok. Hatta İsrail son iki yılda Suriye topraklarına rastgele füze saldırıları düzenledi ve Beşar'ın hükümet güçlerinin buna karşı saldıracak gücü yok.
Öyle olsa bile, Beşar hayatta kalmak için hâlâ çok kararlı.
ABD ve Batı nasıl bakarsa baksın, Beşar inatla kendi kontrolündeki toprakların %70'inde, 2028 yılına kadar, tekrar yeni cumhurbaşkanı seçildi. Ama bu, onun için en kötü hamleden en iyisini bulup oynamaktan başka bir şey değil. Oyunu tersine çevirmek onun için artık çok zor.
Tabii ki, Rusya ile askerî bir hesaplaşma riskini oluşturacağından ötürü, ABD onu alenen devirmek için asker göndermeyecektir. Ancak Ortadoğu analistleri, Beşar'ın geleceği konusunda genel olarak halen iyimser değiller. Önümüzdeki 7 yıl boyunca, Beşar'ın yöneteceği şey, asla geçmişe dönmeyecek olan bir Suriye'dir. Uğraşacağı şey, bağımsızlık arzusu günden güne artan bir Kürt bölgesidir. Karşı karşıya kalacağı şey ise, uluslararası mekanizmalar aracılığıyla onu istifaya ve hatta sürgüne zorlamak isteyen ABD ve tüm Batı ülkeleridir.