Toplumlar, uzun yıllar süren çatışmaların, acıların, kırgınlıkların ve karşılıklı güvensizliklerin yükü altında yorulurlar. Böyle dönemlerde en kolay şey, geçmişi tekrar tekrar hatırlatmak; en zor olan ise geleceği birlikte kurma iradesi göstermektir. Barış, tam da bu zor olanı tercih edebilme cesaretidir.
Barış ve çözüm süreci denildiğinde kimi çevrelerde kuşku, kimi çevrelerde umut uyanmakta. Bu son derece doğaldır. Çünkü mesele yalnızca siyasi aktörlerin masa başındaki görüşmeleri değildir; mesele, toplumun tamamının bu sürece nasıl baktığıdır. Eğer sokaktaki insan barışa inanmazsa, en iyi hazırlanmış metinler bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Çözüm süreci, bir “taviz” meselesi değil; birlikte yaşama kültürünü güçlendirme çabasıdır. Farklı kimliklerin, inançların ve düşüncelerin bir arada, eşit yurttaşlık temelinde var olabilmesi demokratik bir olgunluk gerektirir. Bu olgunluk ise öfkeyi değil, aklı ve vicdanı öne çıkarmayı zorunlu kılar.
Toplumsal hafızada derin izler bırakan çatışmaların ardından barışı konuşmak elbette kolay değildir. Ancak şunu unutmamak gerekir: Sürekli çatışma hali kimseye bir şey kazandırmaz. Ekonomik kayıplar, sosyal travmalar ve kuşaklar arası aktarılan korkular, ülkenin enerjisini tüketmektedir. Barış ortamı ise; yatırımı, üretimi, kültürel gelişimi ve en önemlisi karşılıklı güveni besleyecektir.
Barışın sürdürülebilir olması için üç temel unsura ihtiyaç vardır: Şeffaflık, adalet ve toplumsal katılım. Süreç kapalı kapılar ardında yürütüldüğünde söylentiler güçlenir, güven zedelenir. Adalet duygusu zayıfladığında ise barış, kalıcı bir huzura dönüşemez. Toplumun farklı kesimlerinin sürece dâhil edilmesi, ortak aklın oluşmasını sağlar.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişten ders çıkararak geleceği yeniden inşa etmektir. Barış, hafızasızlık değil; bilinçli bir yüzleşme ve ardından gelen iyileşme sürecidir.
Unutmayalım ki savaşın dili serttir, barışın dili ise sabır ister. Sabır ise güçlülerin değil, olgunların erdemidir. Eğer gerçekten güçlü bir toplum olmak istiyorsak, barışı savunmayı bir zayıflık değil, bir özgüven göstergesi olarak görmeliyiz.
Çünkü barış; yalnızca silahların susması değil, gönüllerin yumuşaması, sıkılı yumrukların tokalaşmak ve sarılmak için açılmasıdır. Ve gerçek çözüm, tam da buradan başlayacaktır.