Masamın üzerindeki bilgisayara, telefonuma ve hayatımı dolduran o devasa dijital ekosisteme bakıyorum da, aslında hiçbirine tam anlamıyla sahip olmadığımı fark ediyorum. Modern dünya bizi çok sinsi bir illüzyonla tanıştırdı: Artık hiçbir şey satın almıyoruz, sadece kiralıyoruz.
Eskiden bir yazılımı, bir filmi ya da bir albümü satın aldığınızda o tamamen sizin olurdu. Kutusuyla, diskiyle elinizde tutardınız.
Yıllarca o aracı kullanır, o hikayeyi tekrar tekrar izlerdiniz. Şimdi ise her şey devasa bir abonelik sisteminin parçası. Müzik dinlemek için her ay haraç keser gibi para ödüyoruz, izlediğimiz diziler bir sabah platformdan kalktığında buharlaşıp kayboluyor.
Arabaların koltuk ısıtma özelliklerinin bile aylık abonelikle açıldığı o distopik geleceğin tam ortasındayız.
Bir dijital tasarımcı olarak en büyük aracım olan Photoshop üzerinden örnek vereyim.
Yıllar önce bir sürümü satın alır ve yıllarca o kanvasın üzerinde özgürce çalışırdınız. Bugün ise teknoloji devlerine her ay o ödemeyi yapmadığınız an, ekranınız kararır ve yetenekleriniz dijital bir kelepçeyle kilitlenir.
Kendi emeğinizle, kendi parmaklarınızla yarattığınız eserleri bile depoladığınız bulut sistemlerine kira ödemek zorundasınız.
Mülkiyetin yerini "kullanım hakkı" aldı ve bizler dijital dünyanın sonsuza dek borçlu kiracıları haline geldik.
Bize bu sistemi büyük bir konfor ve yenilik olarak pazarladılar. Sürekli güncel kalmak, her şeye anında ulaşmak harika görünüyordu.
Ancak arka planda, sahip olma duygumuzu ve bağımsızlığımızı tamamen büyük şirketlerin merhametine teslim ettik. Yıllarca emek verdiğiniz dijital arşiviniz, kredi kartınızın limitinin dolduğu o ilk gün tamamen erişilemez hale geliyor.
İnsanlığın binlerce yıllık sahip olma güdüsü, yerini her ay yenilenen sözleşmelere bıraktı. Kendi kurduğumuz, kendi tasarladığımız hayatların içinde sadece günübirlik misafirleriz ve bu misafirliğin faturası her geçen gün daha da kabarıyor.