Yarın 10 Temmuz; eğitimci, Türk fikir adamı, yazar ve akademisyen Nurettin Topçu’nun vefatının 50. yıldönümü. Bu münasebetle bu hafta sizlere ondan, fikirlerinden ve eğitim alanında yapmak istediklerinden bahsetmek istiyorum.
Nurettin Topçu, 7 Kasım 1909 tarihinde İstanbul'da doğdu. Lise tahsilini İstanbul Erkek Lisesinde tamamlayan Topçu, öğrenimini Avrupa'da devam ettirebilmek için bursluluk sınavlarına girdi ve 1928'de kazandığı burs ile Fransa'ya gitti. Strasbourg'da felsefe bölümünde eğitimine devam etti; daha sonra sanat tarihi eğitimi aldı. 1934 yılında yurda geri döndü. Bir sene sonra Galatasaray Lisesinde felsefe öğretmeni olarak görev aldı. Bir dönem sürekli mahkemelerle uğraşan Topçu, bir süre sonra Haydarpaşa Lisesine tayin edildi; sonrasında ise Vefa Lisesine geçti. Son olarak İstanbul Erkek Lisesine tayin olan Topçu, buradaki vazifesinden 1974 yılında yaş haddinden emekli oldu. 10 Temmuz 1975'de hayatını kaybetti ve Topkapı'daki Kozlu Kabristanı'na defnedildi. Geride pek çok eser bırakan Topçu’nun en tanınmış eserleri; Türkiye'nin Maarif Davası, İsyan Ahlakı, Yarınki Türkiye, İslam ve İnsan, Devlet ve Demokrasi, Felsefe, Mantık, Kültür ve Medeniyet’tir.
Nurettin Topçu’nun en fazla kafa yorduğu ve fikir ürettiği konu hiç şüphesiz Türk Eğitim Sistemi’dir. Bu konuda yazdığı makaleleri ve sunduğu konferansları daha sonra Dergâh Yayınları tarafından 1960 yılında “Türkiye’nin Maarif Davası” adıyla kitaplaştırılmıştır. Her öğretmenin ve öğretmen adayının başvuru kitabı niteliğindeki bu eserin günümüze kadar yirminin üzerinde baskısı gerçekleştirilmiştir. Bu yazıda, onun bu eserinde savunduğu kimi görüşleri dikkatlerinize sunulacaktır:
Milletimizin ruhi temelleri olan İslam’da, peygamber ilk muallimdi. Öğreten o, inandıran o, yürüten o idi. Devlet ve millet işlerini birleştirmiş, devleti mektep haline getirmişti. Sonraki devirlerde bu ikisi ayrılmakla beraber; birbirlerine sımsıkı teması muhafaza ettiler ve devlet adamı muallimin emrinde bulunduğu müddetçe toplum ikbâl halinde yaşadı. Muallim, devlet adamının bendesi olduğu zaman, toplum bozuldu, felâketler baş gösterdi. (s. 73)
Anadolu, romantizmini hâlâ yaşayamamıştır. Hâlbuki bu toprağa ne zaferlerle matemler, ne sevdalar ve ne sesler sinmiştir. Herhalde bir gün doğmasını beklediğimiz Anadolu romantizminin dinî temel ve ruhu tasavvufta barınan İslâm; ahlâkı aşk ve fedakârlık; sanatının temelleri Anadolu’nun destanları, masalları ve halk türküleridir. Felsefesi ise, sonsuzluğu hedef yapan, yokluğa inanmayan bir irade ve hareket felsefesi olacaktır. Bu muazzam kültür hareketi, yine millet maarifinin eseri olabilir. (s. 89)
En az üç asırdan beri sarp kayalara çarpa çarpa harap olan maarif gemimiz, bugün kırık dökük bir tekne gibidir. Ancak büroya memur, eski tabiriyle kalem efendisi yetiştiriyor. Bugün talebelik artık ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır. (s. 90)
Her devrin siyasi hadiseleri, maarifimizi Batı milletlerinden birinin maarifine esir etti. Bu kültür tabiiyeti, sırasıyla Fransız, Alman ve Amerikan maarif sistemlerini şüphesiz ve tereddütsüz kabul etmiştir. Bu hal, milli maarifimizi bir asırdan beri bocalatmaktadır. “Garba pencere açtık” sözüyle, artık sonu gelmemek üzere başlayan Batı taklitçiliği, doğurucu kudretten mahrum olmuştur. Taklit, doğurucu iradeye sahip olamayanların işidir. Kudretli iradeliler doğurur, zayıf iradeliler taklit eder. (s. 94)
Bugün talebe mektep kapısından girerken üzerinde içtimaî tazyik denen kurtarıcı baskıyı duymuyor. İstediği zaman ve istediği gibi mektebe gidiyor. Hocalarıyla münasebette de tamamen kayıtsız. Bu kayıtsızlık gençlerin konuşma, gülme, yürüme ve her türlü etkileri karşılama halinde beliren bütün davranışlarını, sokaklarda ve stadyumlarda gördüğü çoğunluğu teşkil eden aşağı tabakanın davranışlarına benzetmekte. O serbest, birtakım kayıt ve kaidelerle çevrilmiş olduğunu hissetmiyor. Zira bugünkü mektepte hareket kaideleri yok gibidir. Sonra da bu hali, okulda demokratik eğitim diye vasıflandıranlar olmuştur. (s. 104)
İlköğretimde gaye kalbin terbiyesi, orta öğretimde gaye aklın terbiyesi, yükseköğretimde ise ihtisaslaşmadır. (s. 113) Öğretmenin görevi yalnızca zekâları işletmek değil, aynı zamanda kalpleri de yoğurmaktır. Öğrencinin şahsiyet ve halleri, öğretmenlerin hünerlerinin gerçek eseridir. (s. 212)
Bu eserin öncelikle eğitimciler tarafından bir daha, ivedi olarak okunmasını tavsiye ediyorum.