Herkes “seviyorum” diyor ama çok azı sevdiğini hissettiriyor. Belki de mesele kelimelerde değil; sevginin ne kadar cesaretle yaşandığında.
“Seviyorum” demek hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Bir mesajın sonuna ekleniyor, bir tartışmanın ortasında söyleniyor, bazen de susmamak için kullanılıyor. Ama tuhaf bir şekilde, bu kadar çok söylendiği bir dönemde insanlar en çok şunu söylüyor:
“Sevildiğimi hissetmiyorum.”
Çünkü sevgi, her zaman bir kelime meselesi değil.
Konuşmayan ama eksik olmayan sevgiler ve bazı insanlar “seviyorum” demez. Demez; çünkü o kelimenin ağırlığını taşımayı öğrenmemiştir. Demez; çünkü büyürken sevgi yüksek sesle yaşanmamıştır. Demez; çünkü duygularını açık etmenin, incinmeye davetiye çıkarmak olduğuna inanmıştır.
Ya da sadece, sevginin söylenerek değil yaşanarak var olduğuna inanır. Bu yüzden bazı sevgiler konuşmaz. Ama suskun olmaları eksik oldukları anlamına gelmez. Aksine, bu insanlar sevgilerini davranışa çevirir. Sabah uyanıp “günaydın” yazmadan önce hâlini düşünür. Gün içinde aklına düşüp düşmediğini fark eder. Üşüdüğünde montunu uzatır ama bunu bir fedakârlık gibi sunmaz. Anlattığın küçük bir ayrıntıyı aylar sonra hatırlatır. Yorulduğunu söylemeden anlar, sustuğunda yanına oturur. Sevgi bazen bir cümle değil, bir refleks hâlidir.
Bazı insanlar ise sevildiğini çok iyi anlar. Ona şiir yazıldığını bilir, adının cümle aralarında dolaştığını fark eder. Gözlerinin içinde kendisini aradığını kurulan hayalleri, edilen duaları sezmiştir. Ama yine de kapalı kutu gibidir; renk vermez, tepki göstermez. Sevilmenin güvenli konforuna yerleşir ama karşılığını açık etmez.
Çünkü bilmekle hissettirmek arasında bir mesafe vardır
Ve herkes o mesafeyi kapatmayı öğrenemez. İlişkilerdeki büyük kırılmalar da tam burada başlar. Bir taraf kelime bekler, diğer taraf davranış gösterir.
Biri “neden söylemiyorsun?” diye sorar, Diğeri “zaten anlıyorsun” diye düşünür. Aynı duygunun içinde, iki farklı dil konuşulur. Ve çoğu zaman kimse sevgisiz değildir; Sadece kimse anlaşılamıyordur.
Bir de bunun tam tersi vardır:
“Seviyorum” diyen ama hissettirmeyenler. Cümleler kusursuzdur. Ton doğrudur. Zamanlama yerindedir. Ama ortada bir boşluk vardır. Dinlemez, beklemez, anlamaz. Yan yana gelindiğinde bile mesafe hissedilir. Sevgi söylenir ama yaşanmaz. Kelimeler vardır ama temas yoktur.
İnsan bir süre sonra şunu fark eder: Cümleler unutulur, davranışlar kalır.
Sevgiyi Söylemenin Cesareti
Ama sevginin bir de en zor, en çıplak hâli vardır. Eğer seviyorsan ve karşı taraf bunu hissediyorsa, İnsan içinden gelen ilk şeyi yapmak ister: gozlerinin içine bakarak söylemek. Hatta tutabiliyorsa ellerini tutarak. Sesi titrerse titreyerek. Sonu ne olursa olsun. Çünkü sevgi, bazen susarak değil, cesaret ederek korunur. Ama bazı insanlar tam da burada durur. Ters tepki almaktan korkar. Kaybetmekten, reddedilmekten, incinmekten çekinir. Ve bu korkuyla sevgisini içinde tutarak yaşamayı seçer. Dışarıdan sakin görünür, içeride ise ağır bir acıyla yaşar. Oysa doğru olan her zaman kolay olan değildir. Doğru olan, gözlerinin içine bakıp söyleyebilmektir.
Acıtsa bile.
Sonu belirsiz olsa bile. Cevap gelmeyebileceğini bilerek bile. Çünkü söylenmeyen sevgi, zamanla insanın içinde başka bir şeye dönüşür: Pişmanlığa, eksikliğe, “keşke”ye…
Karşılıksız Sevgi: Erdem mi, Yük mü?
Tam da burada zor sorular başlar. Sevgi her zaman karşılığını alır mı? Ve daha da zoru: karşılıksız sevmek gerçekten yüce bir sevgi midir? Bize yıllarca sevginin fedakârlık olduğu söylendi. Beklemeden vermek, karşılık aramamak, susarak katlanmak yüceltildi. Ama kimse şu soruyu yeterince sormadı: insan sürekli karşılıksız severek neyi kaybeder?
Sevginin Ahlaka Dönüştüğü Yer
Bir zamanlar okuduğum bir yazı geliyor aklıma. Bir adam, başka bir kadından olan çocuğuyla birlikte trafik kazasında hayatını kaybediyor. Geride kalan eş, hayatının en ağır yüküyle baş başa kalıyor. Herkes ondan nefret etmesini, uzaklaşmasını, sırtını dönmesini beklerken; kadın o çocuğu bağrına basıyor. Onu reddetmiyor sahipleniyor. Kendi acısının içinden bir başkasının yarasını sarıyor. Yazıda şöyle deniyordu:
“İşte gerçek sevgi budur.”
Belki de öyledir. Ama bu sevgi, gündelik ilişkilerde sıkça dillendirdiğimiz romantik beklentilerin çok ötesindedir. Bu, sevginin bir duygu olmaktan çıkıp bir ahlak biçimine dönüştüğü yerdir.
Bu yüzden de istisnadır. Herkesten beklenemez, herkese yüklenemez. Gerçek sevgi bazen karşılıksızdır, evet. Ama her karşılıksız sevgi gerçek değildir. Bazıları sever çünkü yücedir. Bazıları sever çünkü gitmeyi bilmez. Bazıları sever çünkü sevilmeyi beklemekten vazgeçmiştir. Ve belki de sevginin asıl ölçütü şudur: karşılık aldığında bozulmayan, karşılık görmediğinde insanın kendisini inkâr etmediği bir yerde durabiliyor mu?
Kelime, davranış ve şiir arasında birini sevdiğini söylemek kolaydır. Sevdiğini yaşamak zordur. Sevdiğini, sonucu ne olursa olsun söyleyebilmek ise cesaret ister. Ve bazen bu cesaret, bir kâğıdın beyazında, bir şiirin mısralarında vücut bulur.
Tıpkı şu dizelerde olduğu gibi:
Sessizliğin Adı
Güneş’ten ışık aldım,
Ay’dan serinlik…
Hiçbiri sarmadı beni
Adını anmak kadar.
Denizlere karıştım,
Yıldızlara dokundum.
Ne deniz ne de yıldızlar yordu kalbimi
Senin sessizliğin kadar…
Bu şiir, sevilenin kalbine ulaşıp karşılığını bulduğunda ve o meraklı soru sorulduğunda:
“Sen mi yazdın?”
Verilen cevap, sevginin tüm tevazusunu ortaya koyar: “Yazana değil, yazdırana bak.” Çünkü yazmak bir eylemdir; ama o eylemi tetikleyen ilham, karşıdaki ruhun sizde bıraktığı o eşsiz izdir. Yazdıran olmasa, en süslü kelimeler bile birer boşluktan ibaret kalırdı.
Son Söz
Sevgi her zaman karşılığını almak zorunda değildir. Ama hiçbir sevgi, insanın kendisini eksiltmesini gerektirecek kadar kutsal değildir.
“Sevgiyi sevgi yapan, sevdiğinin gözlerindeki ‘sen’dir.”
Baki selamlar.