Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki,
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin
yanında
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarı saçlı bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar,
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
Nazım Hikmet Ran – Kuvâyi Milliye Destanı
Tarihimizde iki önemli 26 Ağustos vardır.
Biri, 26 Ağustos 1071…
Diğeri ise 26 Ağustos 1922…
İlki, Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın Malazgirt’te kazandığı ve Anadolu’nun kapılarını bize açan büyük zaferdir.
İkincisi ise Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Büyük Taarruz’dur.
Büyük Taarruz, Alparslan’ın 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te kazandığı zaferle bize vatan olarak bırakılan Anadolu toprakları için “Bizimdir ve ebediyen bizim kalacaktır.” diyebilmemizi sağlayan Millî Mücadele’nin en önemli aşamasıdır.
Evet…
26 Ağustos tarihleri, Türk tarihinin, yani bizim tarihimizin iki önemli dönüm noktasıdır.
Biri diğerinden daha önemli ya da daha önemsiz değildir.
Çünkü 1071’de Anadolu’nun kapılarını açan zafer ile 1922’de Anadolu’yu yeniden işgalden kurtaran zafer, aslında birbirini tamamlayan iki büyük tarihsel dönemeçtir.
1922’nin 26 Ağustos sabahı başlatılan Büyük taarruzda başarısız olsaydık, bugün Ahlat’taki o sarayda 26 Ağustos 1071’deki büyük zaferi kutlamanın bir anlamı olur muydu, bilemedim.
Ya da Ahlat’ta saray yaptıracağımız bir vatan toprağımız olur muydu?
Doğrusu, bunu tahmin etmek de çok zor olmasa gerek.
Millet olarak 26 Ağustos 1922’ye gelene kadar türlü zorluklardan geçtik.
On yıllarca süren Balkan savaşlarının ardından, birlikte savaşa girdiğimiz Almanya yenilince bizim de yenilmiş sayıldığımız Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri, Sevr gibi bir paçavrayı dayatmışlardı bize.
Ordularımızın dağıtılması yetmezmiş gibi topraklarımızın düşman çizmeleriyle kirletilmesinin, yani vatanımızın işgalinin önünü açmışlardı.
Urfa ve Maraş taraflarını Fransızlar, Antalya civarını İtalyanlar, Samsun’u İngilizler işgal etmişlerdi.
Başta İngilizler olmak üzere emperyalistlerin kışkırtmasıyla şımaran Yunan ordusu ise güzel İzmir’imize asker çıkarmış, Anadolu’muzu işgale başlamıştı.
Üstelik yıllarca süren savaşlar yetmezmiş gibi, kapitülasyonların ardından gelen Düyun-ı Umumiye gibi bir felaketin sonucunda milletimiz yoksul da düşmüştü.
Elde avuçta hiçbir şey yoktu.
Bu yoksul millet yine de Tekâlif-i Milliye emirlerine itirazsız uymuş, elinde avucunda ne varsa ordusuna vermişti.
Sevr’le dağıtılmış ordularımız yetmezmiş gibi, düşman uçaklarından atılan bildirilerle isyana teşvik edilen askerlerimizin önemli bir bölümü de firar etmişti.
Nazım Hikmet’in Kuvâyi Milliye Destanı’ndaki dizelerinde dile getirdiği gibi, tam anlamıyla “ateşi ve ihaneti” görmüştük yani.
Ama bütün yokluklara rağmen 26 Ağustos sabahı başlatılan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle zafere ulaşmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir!” emriyle kovalanan düşman, İzmir’de denize dökülürken Anadolu’nun Türk yurdu olduğu ve bir daha asla işgale izin verilmeyeceği dosta da düşmana da ilan ediliyordu.
İşte bu nedenle iki 26 Ağustos da bizim için önemlidir.
Biri Anadolu’nun kapılarını açtı.
Diğeri ise Anadolu’nun bizim vatanımız olarak kalmasını sağladı.
Aradan tam 951 yıl geçmesine rağmen, iki 26 Ağustos’un aynı tarihte buluşması da tarihin bize bıraktığı anlamlı bir mirastır.
Bugün bize düşen ise bu iki büyük zaferin anlamını ve bize bırakılan vatanın kıymetini bilmektir.
26 Ağustos kutlu olsun.
Ne mutlu Türk’üm diyene!