Ülkemiz hukuk, adalet, güvenlik ve dış siyaset konularında Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemini yaşamaktadır.
Aslında bugün yaşamak zorunda kaldığımız toplumu canından bezdiren bu sorunlar, rastlantı değildir.
Bugünlere gelişimizin altında yatan en büyük neden, 2. Dünya Savaşı sonrası ülkemizi yönetenlerin, sömürgeciliği devlet politikası haline getirmiş ülkelerin uygulamaya koyduğu yeni dünya düzenine teslim olmalarıdır.
Bu konuyu çok kez yazdığım için detaylarına girmeyeceğim ama 2. Dünya Savaş’ında yaşanan büyük can kayıpları ve şehirlerin büyük bir yıkıma uğraması, toplumda sıcak savaşlara karşı büyük bir tepki oluşturmuştu.
Bu nedenle, ülkelerini başka ülkelerin kaynaklarını sömürerek yöneten başta ABD olmak üzere sömürgeci (Emperyalist) ülkeler, yeni bir yöntem geliştirmişti. Bu yeni sömürgeciliğin adı, “Soğuk Harpti.”
Soğuk Harp modeli,
- Sömürülecek ülkeye hızla kalkındırılacağı iddiası ile büyük çapta krediler verilir.
- O ülkenin yönetimlerine kendilerine yakın isimler getirilir ve o ülke içerisinde etkin bazı isimler ile bazı basın organlarının yönlendirmesi ile toplum lüks tüketime alıştırılır.
- O ülkeye ihtiyacı olan ürünler daha uygun fiyatlarla verilerek, toplum tarımdan ve yerli üretimden kopartılır.
- Başta tarım ürünleri olmak üzere en temel ihtiyaç maddelerini üretmek yerine dış alımla sağlamaya başlayan ülkeler, aldıkları kredilere büyük faizler ödemek zorunda kalırlar. Böylece dış borcunun katlanarak artması ile ekonomik bağımsızlığını yitirirler.
Bu duruma düşen ülke, artık sömürülecek noktaya gelmiştir ve yeni borç para alabilmek için öz kaynaklarını borç aldığı ülkelere vermek zorunda kalarak hızla yoksullaşır.
Ülkemiz 1950 sonrası işte bu düzene teslim olmuş ve yavaş yavaş kendisine dayatılan şartları kabul etmek zorunda kalmıştır.
Çıkartılan iç sorunlar bahanesi ile her on yılda bir yaşanan darbelerle demokrasimiz yıpratılırken, iktidara gelen ABD’ e yakın sağ iktidarlar ülkemizi İMF ve Dünya Bankasından alınan kredilere, daha sonra da Londra’daki tefeci bankerlere mahkûm etmiştir.
12 Eylül 1980 Darbesi sonrası iktidara gelen Turgut Özel döneminde, ülkemizde en iyilerinin üretildiği tarımsal ve hayvani ürünlerin dış ülkelerden alımı kolaylaştırılarak toplum lüks tüketime alıştırılırken, köylümüze yapılan üretim destekleri kısıtlanmış ve zaman içinde milli gelirimize büyük katkısı olan tütün başta olmak üzere çok sayıda ürünün ekimine sınırlamalar getirilmiştir.
Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde de, imzalamak zorunda bırakıldığımız “Gümrük Birliği Anlaşması” ise yeni bir kapitülasyon olup, ülkemizin çıkarlarına çok büyük zararlar vermiştir.
Tekel gibi çok önemli kurumlar yabancı firmalara satılmış, şeker fabrikalarımız özelleştirilirken, bir kısmının kapatılması görmezden gelinmiştir.
En büyük gelir kaynaklarımızdan olan tütün ekimi ABD’ nin baskısı ile sınırlandırılmış ve Özal döneminde başlayan özelleştirme politikaları AKP’ nin tek başına iktidara gelmesi ile öylesine yaygınlaşmıştır ki, bugün ülkemizin elinde neredeyse milli hiçbir üretim ve hizmet sektörü kalmamıştır.
Ülkemizin içine düşürüldüğü ekonomik kriz nedeniyle, geçtiğimiz günlerde yabancılara satılan bu ülke insanlarının yarattığı firmaların adını ve sayısını görünce, ülkemin geleceği adına korkularım daha da arttı.
Yabancılara satılmış yüzlerce ulusal firmalarımızda sadece birkaç tanesini yazarsam, durumun ne kadar korkunç olduğunu anlayacağınıza inanıyorum.
İşte, artık bizim olmayan yerli firmalardan sadece birkaçı;
Yargıcı, Beymen, İçim Süt, Cola Turka, Çamlıca Gazoz, Hayat Su, Erikli Su, Kent Gıda, Doğadan Bitki Çayı, Filiz Makarna, Nuhun Ankara Makarnası, Komili ve Kırlangıç Zeytin Yağı, Kemal Kükrer, Banvit, Hacı Şakir, Can Bebe, Demir Döküm, Filli Boya, Polisan Boya, Bizim Yağ, TEB Bank, Baymak, MNG Kargo, Petrol Ofisi, Kâmil Koç, Fisko Birlik, forum AVM’ler.
Bu arada çok sayıda ünlü tekstil firmamızında, tesislerini Mısır gibi yabancı ülkelere taşımak zorunda kaldığını unutmamak gerekir.
Bunların yanında ülkemizin bekası için çok önemli olan Telekom gibi onlarca hizmet kuruluşu da yabancıların eline geçmiştir.
Ülkemizin içine düştüğü ekonomik çıkmazın boyutları, bunlarla da sınırlı kalmayacak gibi gözükmektedir.
Şu anda dünyanın en büyük sömürgeci ülkesi olan ABD, Ortadoğu ülkelerindeki çıkarlarını yönetmek üzere uyguladığı BOP Projesi ile göreve getirdiği kendilerine yakın yönetimler ile bu ülkelerin başta petrol olmak üzere yer altı kaynaklarına el koymuş bulunuyor.
Cumhurbaşkanımızın ABD ziyareti sırasında yaptığı söylenen anlaşmalardan sonra ABD Başkanı Trump’ın, Eskişehir’deki “Nadir Toprak Elementleri” ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın ulusal yapımız ile ilgili haddini aşan sözleri kabul edilemez olup, ülkemizin geleceğini tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır.
Trump’ın Rusya-Ukrayna Savaşını fırsat bilip Ukrayna’ya yardım etme karşılığında, “Yer altı nadir toprak elementlerinden” pay istemek gibi bir şantajı dayattığı günümüzde, ülkemiz adına endişe duymamak mümkün değildir.
ABD’yi temsil etmek üzere ülkemize gelmiş bir elçi olan Tom BARRACK, ülkemizin monarşik bir yönetim tarzına geçmesini öneren ve daha başka da kabul edilemez sözleri ile ülkemizin iç işlerine karışacak kadar haddini aşmıştır.
Bunu tam bağımsız hiçbir ülkenin kabul etmesi mümkün değildir.
Ülkemizi aşağılayan tavır ve sözlerine rağmen, bu elçinin hala “İstenmeyen Kişi” Olarak ülkesine gönderilememiş olmasının nedeni de, ülkemizin ekonomik bağımsızlığını yitirmiş olmasıdır.
Ülkemizin bu çıkmaza girmesinin nedeni, 1950’ den bu yana ABD yanlısı politikalar izleyen SAĞ İKTİDARLARDIR.
ÇÖZÜM;
Çözüm, ülkemizin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün her fırsatta vurguladığı, “Tam Bağımsızlık, Ancak Ekonomik Bağımsızlıkla Mümkündür.” İlkesini uygulayacak iktidarlarla mümkündür.
1950 sonrası ülkemizi yönetmiş olan sağ iktidarlarla bunun mümkün olamayacağı yaşanarak görülmüştür.
Ülkemizin içine düştüğü borç sarmalından kurtulmasının çaresi;
Tüm savurganlıklara ve dış alımlara son verilirken, tasarruf önlemlerinin ödünsüz uygulanması ile başta tarımsal ve sanayi ürünleri olmak üzere her alanda yerel üretimlere öncelik verilmesidir.
Özellikle, tarımsal üretimin yeniden teşvik edilmesi ve destek primlerinin devreye sokulması şarttır. Lüks tüketim maddelerinin dış alımlarına son verilerek, yatırımlarda toplumun çıkarlarına öncelik verilmelidir.
Bunların yapabilmesi için adaletin yeniden güvenilir hale getirilmesi ön şarttır.
Bu nedenlerle, tüm bunları yapacak ve ülkemizin yeniden tam bağımsızlığına kavuşturacak iktidarlara ihtiyaç vardır.
Yukarıda altını çizdiğim şekilde ülkemizi kısa vadede olmasa bile düzlüğe çıkartabilecek sol programları olan bir iktidar zorunlu hale gelmiştir.
Çünkü bunları yapabilecek parti programları, sadece sosyal demokrasiyi önceleyen sol partilerin programlarında yer almaktadır.
Ülkemizin geleceğinde yaşayacak gençlerimize sesleniyor ve ATATÜRK’ÜN GENÇLERE HİTABESİNİ tekrar tekrar okumalarını ve gereğini yapmalarını öneriyorum.
Çocuklarımızın ve torunlarımızın daha aydınlık ve bağımsızlığına sahip çıkılan bir ülkede yaşamaları dileğiyle, iyi haftalar.