Paylaş

TÜRKİYE, SONU FELAKET OLACAK BİR SAVAŞA İTİLİYOR

Ekleme: 08.02.2016 05:20 Güncelleme: 30.05.2026 21:55

Dünyanın yaşadığı 1. Ve 2. Dünya Savaşlarının arkasında bıraktığı can kayıpları yanında babasız kalmış milyonlarca yetim çocuk ve dul kalmış kadınlar, yerle bir olmuş kentler savaşın acımasız yüzünü t...

Dünyanın yaşadığı 1. Ve 2. Dünya Savaşlarının arkasında bıraktığı can kayıpları yanında babasız kalmış milyonlarca yetim çocuk ve dul kalmış kadınlar, yerle bir olmuş kentler savaşın acımasız yüzünü tüm dünyaya göstermişti.

   İşte yaşanan bu acı tablo karşısında, barışın önemi ve mutlaka korunması gerçeği tüm ülkelerin en öncelikli ilkesi haline gelmişti.

   1.Dünya Savaşı sonrası işgal altında ki son vatan toprağı Anadolu’yu işgalcilerden temizleyerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk’te, son Türk Devletinin dış politikasını, “Yurtta sulh, cihanda sulh” Olarak belirliyordu. 

   Savaşın acı yüzünü yaşayan dünya da, kalıcı barışın sağlanması için çok sayıda ülkenin bağlı olduğu, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi ülkeler arası anlaşmazlıkları çözecek paktlar kuruluyordu.  

   2. Dünya Savaşı sonrası çok güçlenen iki büyük devlet Amerika ve Rusya’nın oluşturduğu güç dengesi de, tüm dünyayı sarabilecek bir büyük savaş olasılığını ortadan kaldırmıştı.

   Buna rağmen bazı bölgelerde çıkan küçük çaplı savaşlarda, bu iki gücün sağladığı denge ile bölgesel olma sınırlarının dışına taşmıyordu.

   Ne var ki, Sovyet Sosyalist Devletler Birliği’nin parçalanması sonrası tek süper güç haline gelen Amerika’nın, dünyaya hâkim olmak ve çıkarlarını artırmak üzere birçok bölgede yürüttüğü operasyonlar, dünyayı yeniden sıcak bir savaşın eşiğine getirmiş bulunuyor.

   Nitekim 2000’li yıllara gelindiğinde, Amerika’nın gelecek dönemlerde halkının çok daha fazla ihtiyaç duyacağı petrol yataklarının zengin olarak bulunduğu Orta Doğu Bölgesinde ki hâkimiyetini artırmaya yönelik planlar içerisine girdiği görülüyordu.

   Bu amaçla da, bölge ülkelerinin yönetimlerini kendi çıkarları yönünde yeniden oluşturması gerekiyordu.

   Amerika’nın ülkemizi de yakından ilgilendiren bu yönde ki operasyon projeleri, Irak’ta ki Saddam rejiminin devrilmesine yönelik girişimlerle başladı.

   Çünkü Irak Devlet Başkanı Saddam, son dönemlerde sahip olduğu enerji kaynaklarını kendi halkının çıkarları doğrultusunda değerlendirmeyi hedeflemiş ve teslimiyetçi baskılara direnmeye başlamıştı.

   Amerika, Saddam’ın diktatör olduğunu ve halkına zulüm yaptığını bahane ederek Saddam’ı devirmek üzere düğmeye basmıştı. Amerika bu operasyon için Türkiye’den de topraklarını bu operasyon için açmasını ve de askeri destek vermesini istiyordu.

   Ancak o dönemde iktidarda, rahmetli Bülent Ecevit Başkanlığında ki DSP, MHP ve ANAP’tan oluşan Koalisyon Hükümeti bulunuyordu. Özellikle Bülent Ecevit, bir sınır komşumuz olan Irak’a yapılacak bir dış müdahaleye, özellikle de bizim de içerisinde olacağımız bir operasyona karşı çıkıyordu.

   Ecevit’in bu direnişi sonrası koalisyon hükümetinin nasıl yerle bir edildiğini, o günleri yaşayanlar çok iyi hatırlayacaklardır.

   Erken seçim oyununa gelen koalisyon ortağı partilerin, yapılan seçim sonrası kimsenin nasıl olduğunu anlayamadığı şekilde tarihe gömülmeleri sonucu, AKP tek başına iktidar oluyordu.

   AKP İktidar olunca, Amerika’nın talebi doğrultusunda Irak’a asker gönderilmesi için hazırlanan ve tarihe “01 Mart Teskeresi” Olarak geçen teskere 25.02.2003 tarihinde TBMM’ de yapılan oylama da ret ediliyordu.

   Bu teskerenin ret edilmesinde, son dönemlerde Amerika’nın güdümünden uzaklaşarak daha ulusalcı bir çizgi izlemeye başlamış olan Türk Genelkurmayı’nın etkili olduğu şeklinde ki söylemler yoğunluk kazanırken, Türk ordusu da Amerika’nın hedefi haline geliyordu.

   Nitekim Amerika destekli olarak bir Cemaatin, Devletin en önemli kuruluşlarında kurduğu hâkimiyet sonrası düzmece senaryolara dayalı olarak başlattığı operasyonlarda, Türk Ordusu üst komuta kademesi cezaevlerine tıkılarak çökertiliyordu.

   Amerika’nın taleplerine sıcak bakan hükümet de bu teskerenin reddinden dolayı zor durumda kalmıştı. Bu olaylar sonrası Türkiye’nin asker desteği vermediği operasyonlarla Irak kan gölüne dönüyordu.

  Tüm dünya, gözleri önünde yüzbinlerce Iraklı sivilin can verişini ve Müslüman kızların ve kadınların tecavüze uğramasını izlemekle yetinirken, çok daha acısı ülkemiz de dâhil olmak üzere İslam ülkelerinden ses çıkmıyordu.

   Sonunda, yakalanan Saddam ve yardımcıları idam edilirken özgürleşeceğine inandırılmış Irak Halkı, büyük bir iç savaşla perişan oluyor, ülkeleri parçalanıyor ve Saddam dönemini arar hale geliyorlardı.

   Amerika, sınır tanımayan ihtirasları ile bu kez de Ortadoğu’da ki ulusal çıkarlarına sahip çıkan diğer devletlerin yönetimlerini de kendi çıkarları doğrultusunda yeniden oluşturmaya yönelik BOP Projesini (Büyük Ortadoğu Projesi) devreye sokuyordu. Bu proje kapsamında bizim Başbakanımıza da Eşbaşkanlık görevi verilmişti.

   Bu projeye için çok masumane bir de isim bulunmuştu. Sözüm ona, “Arap Baharı” Adıyla bu ülkelere özgürlük getirilecekti. Sırasıyla Mısır ve Libya’da başlatılan algı operasyonları (Toplumu yanlışa inandırma söylemleri) Sonrası bırakın bu ülkelere özgürlük gelmesini, bu ülkeler kanlı iç savaşlarla darmadağın edilmiş ve petrol kaynakları sömürgeci devletler tarafından paylaşılmıştı.

   İşin bizim açımızdan düşündürücü olan yanı ise, Türkiye’de bu müdahalelerde Amerika’nın yanında yer almıştı ama paylaşımlardan hiçbir kazanımı olmazken, bu ülkelerle düşman haline geliyor ve bu ülkelerle olan ticari ilişkileri de sonlanıyordu.

   Sıra Suriye’ye gelmişti. Çünkü Suriye, arkasında olan İran ve Rusya’nın da desteği ile İsrail için tehdit oluşturuyordu.

   Suriye’nin parçalanmasından sonra, artık sıranın Türkiye’ye geleceğinin dış dünyada konuşulur hale gelmesi ise, ülkemiz adına korkulu bir sürecin başlayacağının işaretiydi..

                       bö **************************************

 

       VE TÜRKİYE SICAK SAVAŞLA BURUN BURUNA KALIYORDU.

     İlk bölümde yer alanları hatırlatmamın nedeni, Suriye’de ki Şii Esat Başkanlığında ki rejimin yıkılması için düğmeye basılması ile birlikte Türkiye’nin de anlaşılmaz bir şekilde komşumuz ve o güne kadar yakın ilişkiler içerisinde olduğumuz dost ülke Suriye Devlet Başkanı Esat ile düşman haline gelişidir.

   Bilindiği gibi bölgede ki Arap ülkelerinde ki Sünni yönetimlerin tersine, Suriye’de ki yönetime İran gibi Şiiler hâkimdir.

   Bu nedenle, Devlet Başkanı Esat’ın yıkılması için başlatılan operasyonlarda, Türkiye’nin de açık seçik Esat karşıtı olan Sünni muhalefete destek vermesi, Türkiye’yi bir anda aramızda hiçbir sorun bulunmayan hem İran, hem de Rusya ile karşı karşıya getirmiştir.

    “Halkına eziyet ediyor” İddiasını öne çıkartarak Esat’ın devrilmesi için beş yıldır sürdürülen operasyonların iflas etmesi ve bölgede dinci yeni bir örgütün doğarak dünyanın başına bela olması sonrasında, Amerika’nın dahi şartlı da olsa, Esat rejiminin devamı yönünde politika değiştirmesiyle Türkiye her geçen gün çok daha zor duruma düşmeye başlamıştır.

   Sınırımız da bir savaş uçağını düşürdüğümüz Rusya’nın da Suriye sınırımıza yerleşmesi ile beş yıldır Suriye’de devam eden iç savaşın, artık bizim topraklarımıza da sıçraması ve Türkiye’nin de sıcak bir savaşın içine doğru iteklenmekte oluşu endişesini hızla artırmaya başlamıştır.

   Öte yandan topluma hala inandırıcı bir açıklaması yapılamayan Suriye ile düşman haline gelişimiz sonrası destek verdiğimiz Esat muhaliflerinin iç savaştan kaçarak ülkemize sığınmasının getirdiği ekonomik ve sosyal sorunlar, Türk Halkı için katlanılamaz hale gelmiştir.

   Suriyeli mülteciler için harcanan bütçenin, ülkemizin eğitim sorunlarını çözebilecek boyuta ulaşması yanında, işsizlik oranı % 10’nun üzerine çıkmış ülkemizde, şimdi bir de Suriyelilerin işe yerleştirileceği yönünde ki hükümet kararı, işsizlik cenderesi altında kıvranan halk kesiminde ki tepkileri artırmaktadır.

   Bir yanda yanlış sürdürülen Güneydoğu politikaları sonucu o bölgemizde devam eden şehir içi çatışmaları ve hergün gelen yeni şehit haberleri, diğer yandan BOP projesinde yer almamız sonucu sürdürülen ve kabul görmeyen Suriye politikamız, ülkemizi tehlikeli bir noktaya getirmiştir.

   Gelinen bu nokta da korkutucu olan, hiç yoktan yere başında bir diktatör olan Rusya ile sıcak bir çatışma ortamına iteklenmemiz ve “Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye gelecek iddiaları” Doğrulanıyor mu?  Sorusudur.

   Dünya ülkelerinin geçmiş yıllarda yaşadığı savaşlara ve özellikle de 2.Dünya savaşına neden olan aktörler, hep diktatörler olmuştur. Bugün Ortadoğu ülkelerinin yaşadığı drama zemin hazırlayanlarda, bu ülkelerin başında ki diktatör devlet başkanlarıdır.

   2.Dünya savaşın da yaşanan dram sonrası, Avrupa diktatörler dönemine son vermiştir.

   Bölgemizde ki anlaşmazlıkların ve süregelen çatışmaların çok daha dramatik sonuçları olacak bir savaşa dönüşmemesi adına, “Tanrı, dünyayı diktatörlerin delilik derecesinde ki çılgınlıklarından korusun” Diyerek iyi haftalar diliyorum. 

                                 

Yorum Yap

* Güvenlik gereği ip adresiniz saklanmaktadır. 3. şahıslara kesinlikle paylaşılmamaktadır.