Bazı mutasavvıflara göre tek ve gerçek varlık “Allah”tır. Kâinattaki her şey onun isim ve sıfatlarının tecellisinden ibarettir. Yani âlemde var olan yalnızca “Vücud-ı Mutlak”tır. Ezeli ve ebedi kudret onundur. Bunun için sûfiler “La mevcude illa Hû / O’ndan başka varlık yoktur” derler. Görülenler hayal ve gölgedir. Her şey onun mazharı ve tecelligâhıdır. O her şeyde kendini kendine göstermiştir.
Allah’ın kendisini bildirmek ve sıfatlarını göstermek istemesi üstüne -ki bunun sebebi de aşktır- tecellî başlamıştır. Tecellî, zât âleminden (kendi özünden) olduğu için âlemde her şey O’dur.
Her gelen oldur, giden ol, görinen oldur, gören ol;
Ulvî ve suflî cümleten oldur, ger bana görine. (Yunus Emre)
Mutasavvıflar tarafından vahdet-i vücûd hakkında ileri sürülen deliller ayet, hadis ve kelâm-ı kibardan (büyüklerin sözlerinden) ibaret olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır.
Bu konuda ileri sürülen bazı ayetler (mealen) şöyledir: “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı. (Enfal, 8/17)”, “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız. (Kaf, 50/16)” , “Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka O’dur. (Mücadele, 58/7)” , “Doğu da Allah’ındır Batı da; yüzünüzü nereye çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır. (Bakara, 2/115)”
Vahdet-i vücûda delil gösterilen bazı hadisler şunlardır: “Kulum nafile ibadetlerle devamlı olarak bana yaklaşır, ta ki ben onu severim; onu sevdiğim zaman işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. (Hadis-Kutsî)”, “Beni gören Hak Teâla’yı görmüştür.”
Bu konuda delil gösterilen din ve tasavvuf büyüklerinin bazı sözleri ise şöyledir:
Hz. Ebubekir: “Kendisinde Allah’ı görmediğim hiçbir şey görmedim” buyurmuştur.Hz. Ali: “Görmediğim Rabb’a ibadet etmem” demiştir.Abdurrahman Câmi ise bir rübaisinde: “Kâinat mecmuasını bu kanun üzere yaprak yaprak inceledim. Hakikat şu ki; onda Cenâb-ı Hakk’ın zâtından ve zâtın işlerinden başka bir şey ne gördüm ne de okudum” der.
AhmedYesevi Hazretleri 54. Hikmetinde “Hem Âşık’ım hem Ma’şuk, Özüm Canân.” derken seven ve sevilen arasındaki perdenin kalktığından ve bir birliğin yaşandığından bahsetmektedir. Buna benzer bir düşünce de Yunus Emre Hazretlerinin bir şiirinde şöyle akseder:
İstemegilHak’ı ırak,gönüldedür Hakk’a turak;
Sen senligün elden bırak, tenden içerücândadur.
Vahdet makamını idrak eden âşık için sen-ben ayrımı yoktur. Çünkü Hak sırrına erme yolunda ikilik ve zıtlık düşüncesi yer almaz. Sen Hak’ı uzak zannetme, o gönüldedir; sen senliği (ben demeyi) bırak, sevgili canan (Yüce Yaratan) bedenden içerde candadır (gönüldedir/ruhtadır). Yani sen ben farkı yoktur. Hepimiz ondayız, O, hepimizdedir.
Güneşin saçtığı ışık ve yaydığı sıcaklık güneşten bir parçadır; ancak güneşin kendisi değildir. Yeryüzüne koyulacak binlerce aynada güneşin tecelli etmesi (görülmesi) güneşin binlerce olduğunu değil, bir güneşin binlerce tecellisi bulunduğunu (kesrette vahdet olduğunu) gösterir. Aynada olan güneştir; fakat ayna kırılsa güneşe hiçbir şey olmaz.
Vahdet-i Vücûd öğretisi ile panteizm arasındaki fark da belki buradadır. Vahdet-i Vücûd anlayışına göre varlık birdir ve dünya da ondan bir parçadır. Ancak burada aşkınlık söz konusudur. Yani dünya parçalanıp yok olsa, Allah yine kaimdir. Panteistlere göre ise dünya bizâtihi tanrıdır. Burada bir içkinlik vardır ve dünya (belki evren) parçalanıp yok olsa tanrı da yok olur.
Bazı mutasavvıflar ise vahdet-i vücûdu, vahdet-i şuhûd(görülende birlik) olarak anlamışlar ve kâinatın Cenâb-ı Hakk’ın isim, sıfat ve fiillerinin yalnızca bir tecelligâhı olduğunu ifade etmişlerdir. Bu bahsi Âşık Veysel’in şu veciz ifadeleriyle tamamlamak isteriz:
O, cihana sığmaz, ondadır cihan,
O, mekâna sığmaz, ondadır mekân,
O, devrana sığmaz, ondadır devran,
Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.