İslam Medeniyeti teorisyeni olan Aliya İzzetbegoviç (08 Ağustos 1925-19 Ekim 2003/Saraybosna) 1970’te siyaset yapmak amacıyla değil, bir dava bilinciyle, İslam coğrafyasının sorunlarına neşter vurmak ve çözüm üretmek maksadıyla kaleme aldığı “İslam Deklarasyonu” adlı eserinde, Siyaset-İslam ilişkisinden ziyade Medeniyet-İslam ilişkisi üzerinde durmuştur. İlginç olan ise burada ifade ettiği pek çok şeyin günümüzde de geçerliliğini sürdürüyor olmasıdır.
Burada amacımız, dikkat çekici kimi tespit ve önerileri sizlerle paylaşmak; böylelikle yazarını vefatının yirmi ikinci senesinde yeniden hatırlamaktır/ hatırlatmaktır. Tavsiyemiz ise, zaten hacimce küçük olan bu eserin tamamının okunmasıdır.
Aliya, deklarasyona başlarken şu cümleleri sarf eder: “Batılılar eskiden olduğu gibi ordularını değil, fikirlerini ve sermayelerini gönderiyorlar. Amaç kendilerinin bu topraklardaki varlıklarını sağlama almak, Müslüman halkı ileride de manevi zafiyete, maddi ve siyasi bağımlılığa sürüklemektir.” (Önsöz)
Cesaret, dâhilik ve erdem kaynaklarının tekrar kaynamasını, İslam toplumlarının bağımlılıktan, geri kalmışlıktan ve yoksulluktan kurtulmasını istiyor muyuz? Çözüm İslam dini düşüncesinin yeniden yapılandırılması; bu şekilde Fas’tan, Endonezya’ya uzayan bir İslam birliği oluşturulması ve İslam’ın bu yolla bireylerin, ailenin, toplumun her alanına nüfuz etmesinin sağlanmasıdır. (s. 19)
Ona göre Batı’nın büyüsü yaşayış tarzında değil, çalışmasında saklıdır. Batı gücünü modadan, ateizmden, gece kulüplerinden, başıboş gençlerden değil; olağanüstü çalışkanlık, azim, bilgi ve sorumluluk duygusundan almaktadır. Müslümanlar bunu anlamakta zorluk çekiyor. Esas olan gelenekle yeniliği birleştirmek, bağdaştırmaktır. Japonya bunu başarmış ve dünyanın ileri gelen ülkeleri arasında yerini almıştır. (s. 25)
Günümüzdeki Müslümanların Kur’an ile olan ilişkisini ise özetle şöyle ifade eder: Müslüman toplumların her yükselişinin, her yüceliğinin Kur'an'ı kabule dayandığını belirtmek gerekir. Bu yüzyılda Kur'an kanun otoritesini kaybetmiş bir nesne olarak kutsal sayılmaya başlanmış; metnin özü yerine biçimi öne çıkmıştır. Nihayet Kur'an anlam ve içerikten arındırılmış, yalnızca bir sese dönüştürülmüştür. Bu durum Kur'ansız yaşayamayan, ancak onun emirlerine uymaya da takati olmayan Müslüman topluluklar meydana getirmiştir. (s. 32)
“İslam’ın insanlar arası ilişkileri belirleyen ve değişmeyen prensipleri vardır; fakat İslam’ın değişmeyen ticari, toplumsal ve siyasi bir sistemi yoktur. İslami, kaynaklar bu tür bir sistem tanımını içermemektedir. Müslümanların gelecekte ticaret yapma, toplum kurma ve yönetim biçimleri geçmiştekinden farklı olacaktır. Mistisizmden arınmış bir din ve ateizmden arınmış bir bilim vaadiyle İslam, aralarında fark gözetmeksizin tüm insanları ilgilendirebilir.” (s. 47)
Kur’an’da net bir biçimde ifade edilmiştir ki; Allah tektir, O’ndan başka ilah yoktur; seçilmiş bir millet, ırk veya sınıf da yoktur. Bütün insanlar eşittir.” (s. 51) Dinî ve ahlaki bir hareket olan İslam için ahlaki kriterlerin dışında kalan hiçbir sınıflandırma kabul edilemez. Yani insanlar ya dürüsttürler ya da edepsiz ve ahlaksızdırlar. (s. 53)
İslam yönetim biçimine en uygun model cumhuriyettir. Üç halife döneminde uygulama şöyledir: 1- Devlet Başkanı seçimle gelir. 2- Devlet Başkanı halka karşı sorumludur. 3- Sorunlar ortak akılla (istişare ile) çözüme kavuşturulur. (s. 61)
Aliya, “Hedef, Vasıtayı Aklamaz” başlıklı yazısında ise şunları söyler: “Hedef vasıtayı aklar düsturu, sayısız suçun işlenmesine sebep olmuştur. Mukaddes bir hedef, kullanılan değersiz bir vasıtayı mukaddes kılmaz; fakat kullanılan değersiz bir vasıta tüm hedefleri değersizleştirebilir.” Aynı başlıklı yazısında, Kur’an düşmanlarımızı sevmemizi emretmemiştir, ancak onlara karşı âdil ve bağışlayıcı olmamızı emreder. (4/135, 16/126)” (s. 77)
Aliya, deklarasyonunu şöyle bitirir: “Sınandığımız zamanlarda aklımızda iki şeyi canlandırmamız gerekir: bizim arkamızda Allah’ın rızası ve milletimizin onayı bulunmaktadır.” (s. 115)