Bundan yaklaşık on dokuz yıl önceydi (Ekim 2006). Hulki Cevizoğlu, “Ceviz Kabuğu” programına “Türkiye’nin en yaşlı Sümerolog’u” unvanıyla tanıttığı Muazzez İlmiye Çığ; onun karşısına da din adamı/ilahiyatçı sıfatıyla eski bir İlahiyat Fakültesi dekanı olan bir beyi çıkarmıştı. Yaşlı hanım mütemadiyen Sümer yazıtlarından ve yazıtlardaki kıssalardan bahsedip bunların Kur’an’da da yer aldığını belirtiyor ve sözü Hz. Muhammet’in Kur’an’da geçen kimi kıssaları bu yazıtlardan öğrendiğini ve Kur’an’ın buradan etkilendiğini söylemeye getiriyordu. Esasen kadın Tanrı ve Peygamber kavramlarını kabul etmemekle birlikte evrendeki bir gücün varlığını onaylıyordu. Karşısındaki sözde ilahiyatçı ise bu iddialar karşısında sus pus oturuyordu.
Az sonra programa telefonla katılan Kimya Yüksek Mühendisi olan bir bey, ilahiyatçı hocaya, “Sen nasıl bir ilahiyatçısın, niçin bu hanımın iddialarına karşı akli (bilimsel) ve nakli (dini) bir delil getirmiyorsun, insanların kafasını karıştırıyorsun; sen bu ekrana niçin çıktın?” şeklinde serzenişte bulundu. İşte o zaman Sümerolog hanımın karşısında sus pus oturan ilahiyatçı hoca, bu beye öyle bir kükredi, öyle bir celallendi ve öyle bir nezaket dersi vermeye kalkıştı ki, hayret ederdiniz.
Bu programdan yaklaşık dört yıl sonra, 28 Kasım 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde Özdemir İnce, “Tarihte Tanrı Fikrinin Doğuşu” başlıklı bir yazı yazdı. İnce, yazısında özetle Tevrat’ta geçen Tufan kıssasının, Asur-Sümer mitolojisindeki “Gılgamış Destanı” ile benzerlik gösterdiğini; İncil’deki pek çok kıssanın da Tevrat’tan alıntılandığını; dolayısıyla İncil’in Tevrat’tan esinlenerek yazıldığını söylüyordu. Kuran’daki pek çok kıssanın da İncil ve Tevrat’la örtüştüğünü, dolayısıyla Kuran’ın bunlardan etkilenilerek yazılmış beşeri bir kitap olabileceğini söylemeye getiriyor ve bir nevi okuyucusunun kafasında soru işareti oluşturmaya çalışıyordu.
Bunun üzerine ben de dinler tarihi uzmanlarına kutsal metinlerdeki bu benzerliğin oranını sordum. Kendileri de bana Kur’an’daki kıssaların Kitab-ı Mukaddes’tekilerle 1/5 oranında benzerlik arz ettiğini söyledi. Yani benzerlik oranı yüzde yirmi iken, farklılık oranı yüzde seksen oranındadır.
Kur’an’da yirmi sekiz peygamber ismi zikredilmesine karşın, hadislerden mülhem çeşitli zamanlarda çeşitli coğrafyalara, çeşitli milletlere ve çeşitli kültürlere yüz yirmi dört bin peygamber (haberci/müjdeci/tebliğ edici/uyarıcı) gönderildiğini biz kabul ediyoruz. Cenab-ı Allah bir yerde buyurduğunu, övdüğünü başka bir yerde olumsuzlayacak değil elbette. Bazı benzer kıssaların ve benzer mesajların ibret alınsın, ders çıkarılsın diye farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda yaşamış olan tüm insanlığa ortak mesaj olarak gönderilmesinden daha doğal ne olabilir ki? Yani Kur’an, İncil, Tevrat ve Sümer yazıtlarında kimi benzer ifadelerin bulunması, bize bunların birbirinden etkilendiklerini değil, bilakis kaynaklarının aynı olduğuna hatta Sümer yazıtlarının da kendinden önceki ilahi mesajlardan izler taşıyabileceğine işaret eder.
Dünyanın farklı kıtalarında, farklı zamanlarda yaşamış ve birbirlerini görmemiş bu toplulukların hemen hepsinde bir Tufan Kısasının anlatılması ve bu anlatıların farklı kaynaklardan günümüze kadar erişmiş olması; bu toplulukların birbirlerinden etkilendiklerini değil, bilakis hepsinin aynı ilahi kaynaktan beslendiklerini gösterir. O dönem yazı olmadığı için çeşitli ortamlarda anlatılan bu kıssalar zamanla tahrif olunduğu için farklılaşarak/bozularak ilkel kavimlerde/kabilelerde mitolojik bir hüviyet kazanmış olabilir. Oysaki Tufan Kıssasının bütün dinlerde kabul görmesi ve kutsal metinlere konu olması ancak onun doğruluğunu güçlendirici bir faktördür.
Kur’an-ı Kerim’in Bakara Sûresi 66. ayeti ise mealen şöyledir: “Biz bunu, hem onu görenlere hem de sonra geleceklere bir ibret ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara da bir öğüt kıldık.” Yani Allah, Kur’an-ı Kerim’de bizlere, “Ben bu örnekleri ibret ve öğüt alasınız diye sizlere veriyorum.” buyurmaktadır.