Büyük Türkistan başta olmak üzere Asya’nın doğusunda, batısında, kuzeyinde ve güneyinde on altı büyük, onlarca da orta ve küçük ölçekli devlet kurma başarısı göstermiş bu kadim milletin tarihte başıbozuk bir şekilde, gayesiz ve gailesiz bir biçimde yaşadığını söylemek mümkün olmadığı gibi, tâbi olduğu bir inanç sisteminin bulunmadığını da söylemek elbette mümkün değildir.
Eski Türkler cihan hâkimiyeti ülküsünün peşinden koşarken onları motive eden, kontrol eden güçlü bir inanç sistemleri mevcuttu. “Gök Tanrı Dini” olarak da adlandırılan bu inanç siteminin en önemli özelliği yaratıcının/Tanrının tek olduğuna, ezeli ve ebedi olduğuna, her şeye gücünün yettiğine, eşinin ve benzerinin olmadığına inanılıyor olmasıydı. Yine bugün yüce dinimiz tarafından yasaklanan (yalan konuşmak, hırsızlık yapmak, zina etmek, kötülük yapmak ve Tanrıyı tasvir etmek gibi) pek çok şeyin bu inanç sisteminde yasak olması belki de Türklerin İslam’ı kabul etmelerindeki en önemli etkendi. Ayrıca ölümden sonraki ahiret hayatına inanmak bu dinin temel esaslarındandı. Bu nedenledir ki, cennete “uçmak”, cehenneme de “tamu” denirdi. Ölen kişiler değerli eşyalarıyla birlikte gömülürdü.
Bu inanç sisteminde dünyamız; gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç boyutlu olarak tasavvur edilirdi. Ancak yukarıda bir değil, birkaç gök tabakası mevcuttu ve bunların en üstünde Tanrı yer alırdı. İnsanlar yeryüzünde yaşar; iyilerin ruhlarının gökyüzüne, kötülerin ruhlarının ise yeraltına gönderildiğine inanılırdı. Yine bu inanç siteminde “Gök”, bizatihi Tanrı değildi; o yüceydi ve ancak yücelerden yücesinin makamı olabilirdi. Tanrı tüm göklerin üstündeydi ve her şeyi gören, işiten ve her şeye hâkim bir konumdaydı. Dağlar gökyüzünün bir parçası olarak kabul edilen bulutlara gizlenirdi ve buralar tanrı makamı olarak addedildiği için de kutsaldı.
Asya Hunları, Köktürkler ve bir kısım Moğollar bu dine inanırlardı. Türklerin kurdukları devletin başında “Gök/Kök” ismini kullanmaları ve Orhun Abidelerinde “Türk Tengrisi” adının geçmesi, Türklerin Tanrıyı millileştirdikleri anlamına da gelirdi. Köktürk yazıtlarında “Üste Kök Tengri, asra yagız yer kılındukta ikin ara kişi oglı kılınmış” deniliyordu. Dolayısıyla ilk önce Gök Tanrı vardı, daha sonra yer yaratıldı en sonunda da insanoğlu yaratıldı denilmek suretiyle bir nevi dünyanın kozmogonisi veriliyordu.
M.Ö. 5. yüzyıla kadar uzanan bu dinin temelinde gök cisimlerine değil, yerle birlikte göklerin de sahibi olduğuna inanılan yüce bir yaratıcıya inanılıyordu. O tektir, koruyucudur, cezalandırıcıdır ve mükâfatlandırıcıdır. İbn-i Fadlan Eski Türklerin inancıyla ilgili bilgi verirken şöyle der: “Türklerin başına kötü bir olay geldiğinde ya da başları sıkıştığında başlarını göğe kaldırarak -Bir Tanrı/Allah Bir- derlerdi”. Bu durum bizdeki tevhit inancını çağrıştırmaktadır.
Oğuz Kağan Destanı’nın İslam öncesi versiyonunda Oğuz evlenmeden önce Göktanrı’ya dua eder ve ondan yardım diler. Oğuz’un evlendiği ilk hanım gökten ışık şeklinde gönderilmiştir. Yine Oğuz’a seferlerinde yol gösteren “Kurt” da Göktanrı tarafından gönderilmiştir. Destanın sonunda Oğuz, bütün mücadelesini Göktanrı için, Hak için yaptığını söyler ve her şeyini Göktanrı’ya feda ettiğini ifade eder.
Köktürk yazıtlarında ise Bilge Kağan şöyle seslenir: “Tanrı buyruğu olduğu için, devletli olduğum için size Kağan oldum. Tanrı yardım ettiği için dört taraftaki milleti derleyip topladım.”
Yukarıdaki bilgilerin genel bir değerlendirmesini yapacak olursak; Allah kâinatı ve insanı yarattığı ilk günden bugüne kullarının doğru yolu bulmaları, sapıtmamaları ve kendisine tâbi olmaları için onlara çeşitli mesajlar ve çok sayıda tebliğ ediciler göndermiştir. Ancak bu mesajlar zamanla tahrif olmuş, kalıntıları/izleri ise bazen sözlü bazen de yazılı gelenek yoluyla günümüze kadar erişebilmiştir. Bu mesajların Eski Türklere de ulaştığı, ancak tarihi süreç içerisinde hükmünü yitirdiği anlaşılmaktadır. Çünkü Türklerin inandığı “Gök Tanrı Dini”, adeta eski semavi dinlerin bir uzantısı gibi gözükmektedir. Kur’an-ı Kerim’in Şuarâ Süresi 208-209. ayetlerinde: “Biz peygamber/uyarıcı göndermediğimiz hiçbir kavme zulmetmeyiz” denilmektedir. Gök-Tanrı inancı da Eski Türklere gönderilmiş bir dinin tahrif edilmiş kalıntıları olabilir diye düşünülmelidir.