"Ateşi ve ihaneti gördük." bu dizeler, Türk dilinin en büyük şairlerinden biri olan Nazım Hikmet'in, Kurtuluş Savaşımızı anlatan Kuvâyi Milliye Destanı'nın giriş bölümü olan Birinci Bab'dan alınmıştır. Bu destan, milletimizin tarihindeki zorlu sınavları, yaşanan acıları ve tüm olumsuzluklara rağmen ayakta kalma direncini simgeler.
Yaşı 60'ın üzerinde olan Çarşamba'nın Çay Mahallesi'nin yerleşik sakinleri, "Kadı Dede" olarak bildikleri mahalle bakkalını hatırlayacaklardır.
Kadı Dede, rahmetli babaannemin İstiklal Savaşı Gazisi babasıydı.
Uzun yıllar yaşadı. Ben de 16-17 yaşlarıma kadar kendisinden, katıldığı İnönü savaşlarında cephede yaşadıklarına dair pek çok anekdot dinlemiştim.
At dışkılarındaki arpaları ayıklayıp yediklerine dair anlattıklarını hiç unutmam, mesela.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanı, "Neden kurtuluyoruz?" diyerek ders kitaplarından Kurtuluş Savaşı'na dair ifadelerin çıkarılacağını söylemiş ama ben rahmetli babamın Gazi dedesinden Kurtuluş Savaşı'na dair çok anı dinlemiştim.
Bir de babacığımın, Selanik yakınlarındaki Sarışaban'ın Çayleyik Mahallesi'nden, Kurtuluş Savaşı sonrasında Yunanistan'la imzalanan Mübadele Antlaşması'nın ardından Tekkeköy'e bağlı Aşağıçinik'in Çayleyik Mahallesi'ne gelen rahmetli halasından; kurtuluş öncesinde tek kurşun atmadan teslim edilen Selanik'te yaşadıkları zulme dair de çok hikaye dinlemişliğim vardır.
Milli Eğitim Bakanı'nın, yakınlarından Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşananlara dair bu tür hikâyeleri dinleme şansı olmayabilir.
Ama tarih bütün bunları yazıyor.
Mesela son Padişah Vahdettin, bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk ederken; ordularımızın Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, Büyük Taarruz'un hazırlıkları sırasında planlara itiraz eden bazı komutanlara, "Başaramazsak Ulus Meydanı'nda beni asarsınız." dediği tarihi gerçek gibi mesela.
Kurtuluş Savaşı, Türk'ün ateşle imtihanıdır.
Ve gerçektir.
"Ateşi ve ihaneti gördük."
Çanakkale'de, Kut'ül Amare'de yazdığımız destanlara rağmen, Birinci Dünya Savaşı'na birlikte girdiğimiz Almanya yenilince biz de yenilmiş sayılmıştık.
O Sevr paçavrasını imzalamak zorunda kaldık, biliyorsunuz.
Ordularımız dağıtılmış; Antalya ve çevresi İtalyanlar, Antep, Urfa ve Maraş Fransızlar tarafından işgal edilmiş, İzmir'e de Yunan askerleri çıkarılmıştı.
Varımızı yoğumuzu, Balkan Savaşı'nın ardından Birinci Dünya Savaşı'nda da harcamıştık.
Genç bir nesil yok olduğu gibi, rezil bir yoksulluğun pençesindeydik.
Ve fakat.
Bu yoksul ve yorgun millet, Tekâlif-i Milliye gibi bir çağrıya "amasız ve fakatsız" katılırken; kimi ambarındaki arpasının yarısını, kimisi de iki fanilasından ve iki çift çorabından birini ordusundaki Mehmetçiğe vererek o destanı yazanların gönüllü ortağı oldular.
Kağnısıyla İnebolu limanından aldığı mermiyi cepheye taşırken, mermi ıslanıp zarar görmesin diye kundağını mermilere sardığı için Şerife Bacı'nın bebeği kuru ayazın soğuğunda donarken can vermesi boşuna değildi yani.
Kurtuluş Savaşı, milletimizin ortak yazdığı şanlı bir destandır.
Millî Eğitim Bakanı yazacağı bir talimatla bunu ders kitaplarından sildirebilir elbette; ama milletin beyninden ve yüreğinden asla silemez.