Türk sosyal hayatının temelini oluşturan ve kültürel yapının en kutsal birimi kabul edilen ailenin vazgeçilmez unsuru, hiç kuşkusuz kadındır. Kadın; anne, eş, abla, teyze, hala, yenge, nine vs. ünvanlarla aile içinde olduğu kadar, “kadın” kimliğiyle de Türk toplumunda önemli bir yere sahiptir.
İnsanlık tarihinin başlangıcından XX. yüzyıla kadar bütün dünyada iş bölümü cinsiyete göre yapıldığı için kültürel değerlerin, sosyal kabullerin ve protokolün buna göre şekillendiği kabul edilmektedir. Erkekler dış dünya ile ilgili faaliyetleri üstlenirken, kadınlara ise daha çok ev içi faaliyet ve aile ilişkilerini düzenleme görevleri verilmiştir. Bu işbölümü sonucunda kadınlar dış dünya ile ilgili faaliyetlerde görev alıp kendilerini geliştirme, kanıtlama ve üretken olma şansından -kısmen- mahrum olmuşlardır. Annelik ve eşlik görevleri dışında hayatın bütün alanlarında ikinci derecede rol almışlar veya bazı alanlarda hiç varlık gösterememişlerdir. Bu nedenle bütün dünyada, sanatta, bilimde, edebiyatta, politikada öncü durumda bulunan ve eser sahibi olan kadın sayısı oldukça azdır.
İslam öncesi Türklere ait bilgiler M.Ö. 4000-4500 yıl gerilere kadar ulaşmaktadır. Bu köklü bilgiler arasında kadının temel nitelikleri “annelik” ve “kahramanlık” olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadınlar annelik vasfı yanında ata binme, silah kullanma ve savaşabilme gücü ile de değerlendirilmektedir. Yine tarihi kaynaklarda Türklerin, kutsal ve önem verdikleri kimi haklara, “ana hakkı”nı da dâhil ettikleri ve bunu da “Tanrı Hakkı” ile eşit tuttukları görülmektedir.
“Kadın” ve “kadınlık” her şeyden önce bir niteliktir. İnsanın cinsiyetini belirleyen, fizyolojik bir farkla başlayıp yaşamı boyunca kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olarak, onun gelişmesi ile bütünleşen bir özelliktir. Kadınlar kendilerini her şeyden önce bir anne ve eş olarak görmek üzere yetiştirilirler.
Kültür denilen olgu, bir milletin potansiyel hafızasıdır. Halk Kültürü ise, halkın yüzlerce yıldır yaşattığı ve nesilden nesle genellikle de sözlü olarak aktardığı geleneksel değerleridir. Halk Kültürü zaman, mekân ve şartlara bağlı olarak zaman zaman evirilse de kolay kolay izleri kaybolmamaktadır. Bunun en önemli nedeni, geleneğin bir kültürel bellek hâline dönüşmesi ve bu belleğin her daim kuşaktan kuşağa aktarımının sağlanmasıdır. Bu aktarımda kadınların erkeklerden daha fazla rol oynadığı şüphesizdir. Bunun sosyolojik, kültürel ve cinsiyete dair nedenleri vardır. Halk kültürünün en fazla belirdiği dönem insan hayatının geçiş dönemleri olan doğum ve evlilik süreçleridir. Bu süreçlerde kadınların oynadıkları roller, kadının kültür hayatımızdaki etkisini ve gücünü ispata yetecek boyuttadır. Örnek olarak; çocuk kırklama töreni, diş hediği, efsunlama, ebelik, çocuk tuzlama, kurşun dökme, görücüye çıkma, çeyiz hazırlama, kına gecesi, duvak töreni, hamam eğlencesi, saçı, yengelik, kadın günleri, geleneksel yemekler, misafir ağırlama gibi kültürel değerlerimizin neredeyse tamamı kadınlar vasıtasıyla yaşatılmakta ve geleceğe aktarılmaktadır. Bu yönüyle de kültürel belleğimizi en iyi kadınların muhafaza ettiğini ve aktardığını söylemek yanlış olmasa gerektir.
Kültür aktarımının gerçekleşmesi kadın olmadan mümkün değildir ve bu durum kadın için bir sorumluluktur. Kültürel değerleri kadının erkeklerden daha çok taşıyor olmasının nedeni ise toplumun en küçük ama en hayati parçası, hücresi olan ailenin merkezinde yer almasından kaynaklanmaktadır. Ailenin temel taşı olan kadın, üstlendiği birçok görev yanında evlatlarının temel eğitimcisidir. Her ne kadar “ana-baba terbiyesi” şeklinde kullanılsa da bunun aslı, ağırlıklı olarak ana terbiyesidir.
Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da eskiden beri anaya verilen bu büyük değer, işte onun bu eğitici vasfından kaynaklanmaktadır. Kültür taşıyıcılığına da bu açıdan bakmak gerekir. Töre ve törenlerin birçoğunun uygulayıcısının kadın olduğu unutulmamalıdır. Elbette erkeklerin de baba olarak evlalarına verebilecekleri, maziden kendilerine kadar taşınmış birçok kültürel kod mevcuttur ancak bunlar erkeklere aittir ve baba bunları inanç ve töre gereği sadece erkek evlatlarına aktarabilir. Hâlbuki kadın yani ana için çocuğun delikanlılık/erginlik dönemine kadar böyle bir engelleme söz konusu değildir. Oğul ile ana arasında böyle katı bir sınır yoktur. Ana, bu yönüyle erkek evlatlarının da sırdaşıdır. Sadece bu özellik bile kültürel değerlerin nesilden nesle aktarımında, “kültürel verilerin aktarılmasında neden kadının görevi ve işlevi daha fazladır?” sorusunu cevaplamak için yeterlidir.