“Türk Kültürüne Eleştiri”, Prof. Dr. Umay Türkeş-Günay tarafından kaleme alınmış ve Akçağ Yayınları tarafından yayımlanmış olan kitabın adıdır. Kitabın yazarı olan Prof. Dr. Umay Türkeş-Günay Hanımefendi, Hacettepe Üniversitesi’nden doktora ders hocamdır. Halen KKTC’de hayatını sürdüren saygıdeğer hocama bir kez daha minnet ve şükranlarımı sunmak isterim. Kendisi ömrünün büyük bir bölümünü ve akademik hayatının tamamını Türk kültürüne hizmetle geçirmiş; ayrıca sosyal bilimlerin pek çok alanıyla disiplinlerarası düzeyde ilgilenmiş bir bilim insanıdır.
Dolayısıyla “Türk Kültürüne Eleştiri” kitabı Türk kültürüne içerden birinin yaptığı eleştirileri ihtiva etmesi bakımından da önemli ve anlamlıdır. Sayın Türkeş-Günay hiçbir komplekse kapılmadan geçmişten günümüze intikal eden pek çok anlayışı, geleneği ve değeri bilimsel cesaretle sorgulamış, eleştirmiş ve onların yerini alması gereken doğruları da ifade ederek bir nevi çözüm önerileri sunmuştur. Sayın Türkeş-Günay’ın “Türk kültüründe tarih öncesinden beri süren yanlış ve doğruları sorgulamak gerekmektedir. Bu yolla doğruların sağlamaları yapılarak güçlendirilebilir; yanlışlar da ayıklanarak yerlerine sağlıklı ve zamana uygun doğru kabuller ve anlayışlar yerleştirilebilir.” şeklindeki ifadesi tam da kitabın yazılış felsefesini ortaya koymaktadır.
Sayın Türkeş-Günay, İsmet İnönü’ye mal edilen tarihî bir söze aşağıda belirttiği gerekçeler nedeniyle itiraz eder: “Günlük hayatımız içinde ‘Namuslular da namussuzlar kadar cesaretli olduğu zaman her şey düzelir’ şeklinde formüle edilmiş bir söylem vardır. Ben bu söylemin yanlış olduğuna inanırım. Çünkü namuslular diğerlerinden her zaman daha cesurdur; ancak cesaret dalavereleri ve entrikaları anlamaya ve çözmeye yetmemektedir. Sofistike düşmanlığa sofistike mücadele ile karşılık verilir. Şehzade Mustafa çok cesurdu, ancak etrafında çevrilen entrikanın içinde kendisini babası Kanûnî Sultan Süleyman’a bile anlatamadı (s. 17).”
Kitabın Giriş bölümünde ele aldığı “Yoksulluk ve Yoksunluk Kültürü” hakkında bilgi verirken de Sayın Türkeş-Günay şunları söylemektedir: “Türkiye’de çok uzun yıllardır devam eden yoksulluk ve yoksunluklar sebebiyle bireylere düşen fedakârlık ve feragat içinde azla bile değil yokla yetinmek, önceleri olumsuz şartlara dayanmak için savunma tepkisi olarak geliştirilmiştir. “Fakirlik ayıp değil!”, “Yamalı olsun ama temiz olsun!”, “Karnımızın içini kimse görmüyor.” gibi ifadeler daha sonraları zenginliğin insanları kötüleştirdiğine dair bir anlayışa ulaşmıştır. Bu anlayışla yoksulluğu yenme mücadelesinden uzaklaşılmıştır. Zenginlik ve refahın insan zekâsıyla oluşturulduğu unutulmuş ve sonsuz bir bekleyiş içine hapsolmuş hayatlar tüketilmiştir. Mahrumiyetler süreklilik kazandıkça, “Yoksulluk ve Yoksunluk Kültürü” diye adlandırdığım bir çeşit alt kültür oluşmuş ve bu kültür kurumlaşmıştır (s. 29).”
Yazarın bir başka eleştirisini de müzik konusunda dile getirdiği görülür: “Müzikte ifade bulan ve “arabesk” olarak nitelendirilen bu tarz, “Yoksulluk ve Yoksunluk” kültürünün dışa vuran en belirgin üslubudur. Bu tarzın ve üslubun en önemli niteliği güvensizlik, yılgınlık ve umutsuzluktur. İnsanın bütünüyle içe dönerek çöküşünü ve hayattan vazgeçişini dile getirişidir (s. 30).”
Yoksulluk ve yoksunluk kültürünün bir başka özelliğini yazar şöyle ifade etmektedir: “Yoksulluk ve yoksunluk kültürünün en belirgin özelliklerinden biri de insanı ve hayatı tek boyutlu, tek yaşama alanlı, dar ve sade algılaması ve böyle olmaya özendirmesidir. Milliyetçiliğin ırkçılıkla, solculuğun dinsizlikle, Müslümanlığın gericilikle eşdeğer kabulü buradan kaynaklanmaktadır. İki faktörden biri mutlaka diğerinin karşıtı olmalıdır ve reddedilmelidir. Hem Müslüman, hem Türk, hem çağdaş, hem laikliğe saygılı ve Atatürk’ü sevmek sanki mümkün değildir (s. 33).”
Bilim insanının en önemli işlevi, çalıştığı alanla ilgili olarak yeni şeyler keşfetmek, üretmek ve paylaşmaktır. Prof. Dr. Umay Türkeş-Günay hocamız da bir kültür ve bilim insanı olarak kültürümüzü yeniden keşfediyor, onayladıklarını ve reddettiklerini yeniden üreterek bizimle paylaşıyor. Pek çoğumuzun aklından geçirip ama söyleyemediği, eleştiremediği ve reddedemediği tarihsel kimi yanlış anlayış ve kabulleri yeniden düşünmemizi, gözden geçirmemizi ve böylelikle kültürümüzü yeniden doğru biçimde üretmeyi ve Türk kültürünün sağlıklı biçimde devamlılığını sağlamayı öneriyor. Çünkü “Kültürler milletler içindir.” ve milletlerin tarih sahnesinde süreklilik arz edebilmesi kültürlerinin revize edilmesiyle mümkün olabilmektedir