Üniversitelerin yeni eğitim-öğretime başlayacağı bu günlerde öğretim üyelerinin yetişmesi, yayın yapması, kariyer elde etmesi ve atanması konusunda son zamanlarda ciddi problemlerle karşılaşıldığı muhakkaktır. Bu problemleri beş ana başlık halinde toparlamak mümkündür:
1. Doçentlik Sözlü Sınavı: Daha önce Yükseköğretim Kuruluna bağlı olan Üniversitelerarası Kurul tarafından tanzim edilen, eser ve sözlü sınav aşamalarının bulunduğu bir süreç işletilirken bugün bu sürecin sözlü aşaması kaldırılmış ve üniversitelerin kendi inisiyatiflerine bırakılmıştır.
Örneğin aynı şehirde bulunan iki üniversitenin birinde sözlü sınav mevcutken diğerinde mevcut değildir. Bu durum bir sorunsalı da beraberinde getirmektedir. Bu konuda sadece şunu söylemek bile yeterlidir: Jüri üyeleri önlerine gelen dosyayı incelediklerinde buradaki yayınların gerçekten adaya ait olup olmadığını net olarak denetleyebiliyorlar mı? Bu durumda adayın çalışmalarının bilimsel olarak değerlendirilmesinden uzaklaşılmış olunmuyor mu? Ismarlama kitap ve makale yazdırılması iddialarının dillendirildiği günümüzde adayın çalışmalarının denetlenebileceği sözlü sınavdan başka bir sistem düşünemiyorum. Bu durumda sözlü sınavın yeniden ihdas edilmesi elzemdir.
2. Doktora sonrası kimi adayların makul olmayan kısa bir süre içerisinde çok sayıda yayın yaparak doçentliğe başvurdukları görülmektedir. Bu aceleciliğin temel nedenleri irdelenmeli ve bu konuda yapay zekânın ya da bir ekip çalışmasının olup olmadığı iyi denetlenmelidir. Doçentlikten Profesörlüğe geçiş için istenilen beş yıl bekleme süresi doktora sonrası doçentliğe başvuracak adaylardan da istenmelidir. Doçentlik kriterlerinin sıklıkla değişmesi, bunun altı ya da bir yıl önceden duyurulması doktora sonrası pek yayını olmayan adayları alelacele yayın yapmaya, dosya hazırlamaya sevk etmekte; bir anda ve bir yılda normal bir insandan beklenemeyecek sayıda örneğin 10 ilâ 20 arası bir makale ortaya çıkıvermektedir. Esasen jüri bu makaleleri kimin yazdığını bile sorgulayamadan puan esasına göre bir değerlendirme yapmak zorunda kalmakta ve kısaca doçentlik sınavlarının eser ve sözlü aşamaları bir oldu bittiye getirilebilmektedir.
3. Akademik teşvikte Uluslararası Sempozyumlarda ölçüt olarak getirilen yüzde elli bir yabancı akademisyenin katılması şartı, bilimsel toplantıları amacından uzaklaştırmış ve yalnızca akademik teşvik puanı kazandıran bir hüviyete dönüştürmüştür. Ayrıca bu durum bilimsel toplantıları para kazanmak için düzenleyen bir sektörün doğmasına da neden olmuştur. Oysaki daha önce yapılan uluslararası katılımlı toplantılarda akademisyenler yüz yüze görüşebiliyor, tanışabiliyor ve bilgi alışverişinde bulunabiliyordu. Kongreler bugün çoğunlukla dijital ortamlarda, dijital salonlarda 10-15 kişiye özel sunu yapılan toplantılara evirilmiştir. Akademik teşvik kriteri yeniden revize edilmelidir.
4. Bazı alanlarda akademik ilerlemelerde SCI, SSCI, AHCI indekslerine giren dergilerde yayın yapma şartı mevcuttur. Özellikle sosyal alanlarda bu şartları taşıyan dergi sayısı ülkemizde sınırlı sayıdadır. Fen, sağlık ve eğitim gibi alanlarda çalışan akademisyenlerimizin yurt dışında yayın yapan dergilere ciddi meblağlar ödeyerek yayın yaptığı bilinmektedir. Bu durum ülkemizin döviz kaynaklarını olumsuz etkilemektedir. Bilimsel çalışmanın hangi dergide yayımlandığından ziyade aldığı atıf ve etki değeri ölçüt alınmalı ve bu durum akademik atama ve yükseltmelerde daha etkin bir kriter olarak kabul edilmelidir.
5. Son günlerde gündemde olan yapay zekâ konusu da ciddi anlamda ele alınmalıdır. Elbette yapay zekâ, kimi verileri toplayıp harmanlayarak bir makale yazmakta değil, bu verileri değerlendirme ve yorumlamada ya da yeni bilgi üretiminde bir asistan olarak kullanılabilir. Bu iki durumu ayırt edebilecek sistemlerin geliştirilmesi elzemdir. Aksi halde yapay zekânın ürettiği bilgi harmanlanıp ufak tefek rötuşlarla da bilimsel yayın olarak sunulabilmektedir.